Tufan AKSOY

Tufan AKSOY

Dik durmak çok zordur... Tehlikelidir...

12 Nisan 2012 Perşembe

Sanat hayatımda dik dururum” diyor profesör, yazar, ressam Bedri Karayağmurlar ama hemen ekliyor…

Bizde en kolay kullanılan kelimelerden biri “Sanatçı” kelimesidir. Herkes, her önüne gelene “Sanatçı” diyebiliyor. Sünnet düğününe, nişana, düğün salonuna gelen cırtlak sesli kadıncağıza da “Sanatçı” deniyor. Onun arkasında çalan üç-beş adama da “Sanatçı” deniliyor. Televizyona çıkıp kalça kıvırıp, mini etek giyip, bas bas bağırana da; boynuna altın kolye takıp, gömleğinin göğüs düğmelerini iliklememiş kıllarını göstere göstere böğüren erkeğe de çok kolay “Sanatçı” özelliği veriliyor. Böyle kolaycı millet tabi akademik kariyer yapmış, sanat için yıllarını vermiş, tezlerini hazırlayıp doktorasını verip profesör olmuş birine de “Sanatçı” diyebiliyor… “Sanatçı” dediği için onu da şarkıcı kategorisine sokabiliyor…

 

Önceki gün sohbet ettiğim ressam Bedri Karayağmurlar da kendisine bu sebeple “Sanatçı” denmesini istemiyor, sevmiyor… Bedri Bey, profesör mertebesine ulaşmış bir ressamımız. Niğde’de doğmuş ama maalesef İzmir’de yaşıyor. Sanat hayatı olmayan, sanatseverinin çok az olduğu İzmir’de bir ressamın yaşaması aslında onun için bir işkence gibidir. Ne teşvik eden vardır, ne takdir eden…

 

Bedri Karayağmurlar’la arkadaşı ressam Mustafa Ata’nın Amerikan Kültür Derneği’ndeki sergisinin açılışında buluşup konuştuk. Tam yerindeydik… Tam İzmir’e has bir açılıştı… Mustafa Ata resimlerini ambalajlamış, kutulamış, binbir riske girerek sergisini açmış… Eş-dost gele gele 20-30 kişi gelmişti serginin açılışına. “Buyurun” dedi Bedri Bey “Bakın kaç kişi var, yarın gündüz vakti ancak 3-4 kişi gelir gezer sergiyi” diyerek İzmirlilerin sanata gösterdikleri ilginin en somut örneğini verdi… Gerçekti…

 

Profesyonel alıcının olmadığı İzmir’de sadece Corsini ailesinin koleksiyonerlik anlayışını ve Lucien Arkas’ın sanat adına yaptıklarını inkâr etmiyor… Ama işte İzmir’de iki kişi çıkabiliyor sanat adına uğraşan…

 

Niğde’den çıkıp 2008’de profesör olup Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görevine devam eden Bedri Bey’in annesi Selanik’ten mübadele sonucu gelmiş. Babası ise Bulgaristan’ın taaa kuzeyinde Romanya sınırında Tuna Nehri kıyısında bulunan Silistre’den kalkıp Türkiye’ye gelmiş. 3 bin Türk yaşarmış o bölgede. “Karayağmur” köyünde yaşarlarmış. Soyadları da işte oradan geliyormuş. Kader bu ya iki aileyi de Niğde yakınlarında birbirine bakan karşılıklı iki köye yerleştirmişler. Gele gide iki genç birbirini sevmiş ve de evlenmişler… Bedri Bey de orada dünyaya gelmiş.

 

Mübadele konusu açıldı mı evde bir hüzün havası esermiş anne Selanik’teki Topçular Köyü’nü hatırlar düşünür de düşünürmüş. Canlı anılar anlatılırken duygusal anlar yaşarın, gözler dolarmış. Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen ailelerin çektiği bütün acıları oradan Türkiye’ye gelenler de aynen yaşamış. Hep aşağılanmışlar, hor görülmüşler. Dido Sotoiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu”ya ve de Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” kitaplarını okurken o günleri yaşar… Hüzünlenirlermiş…

 

Kitaptan, edebiyattan konuşurken öğrendim ki ressamların hocası tuval üzerinde ne kadar ustaysa meğer hikâye yazmakta da o kadar ustaymış. Sabahattin Ali Öykü Yarışması’nda “Paramparça” ile ve Başkent Belediyesi Öykü Yarışması’nda “Atlar ve Çocuklarla” ödüller almış… Peki, yazı işi orada mı kalmış. Olur mu hiç? Bedri Bey hâlâ yazıyormuş. Tezgâhı boş bırakmıyormuş, çünkü “Yazmak da sanatın bir türü ve insan kopamıyor” diyor. Edebiyat dünyasına girip kitap çıkarmaya başladı mı, süreklilik gerektirir. Yanıcı ister, okuyucu ister… Sıkışıp da zor duruma düşmemek için şimdiden hazırlık yapıyormuş. Bu yüzden kitap yayınlamayı emeklilik günlerine bırakmış… Bekleyip, o zaman okuyacağız artık…

 

Bedri Bey’in soyut resimlerinde hem pek çok obje görüyorsunuz, ya da başka bir dünyaya, hiç bilmediğiniz, hiç yaşamadığınız yerlere gidiyorsunuz. Bir kere Bedri Bey çalışmasında son derece disiplinli… Alsancak’taki atölyesinde üretiyor tablolarını… Çok üretiyor ama çok da titiz. “Evde çalışsam kendimi tutamam 24 saat çalışırım” diyor… Bu disiplin ve titizlik arasında yaptığı soyut resimler insana şöyle bir avazda yapılmış hissi veriyor… Yine dönüp dolaşıp İzmirlilerin resim alma işine geliyoruz. Pek satın alan yokmuş resimleri. Bunu da ya hemşehrilik kavramına, ya da politik fikir birliğine bağlıyor. “Bizim çocuğa destek olalım birkaç tablo alalım da mutlu olsun” diyorlar sanatçının memleketlileri, veya “Bizim partinin falın filanıdır çocuğun tablolarını sattıralım” diyenlere tamamen karşı duruyor Bedri Bey… “Ben dik dururum sanat hayatımda, ama dik durmak çok zordur… Tehlikelidir”…

 

Bedri Bey’in eşi Gülin Hanım fizyoterapist. EMOD’da çalışıyor. Gülin Hanım ne kadar sanattan uzak olsa da EMOD’un ambleminde Abidin Dino’nun elleri var. Yine bir ressamın etkisi altında yâni… “Evde Bedri Bey’e duvarın şurası boş oraya bir tablo ver de asabilir miyim?” diye sorar mısınız dediğim de güldü Gülin Hanım “Bizim evde hiç boş duvar yok ki” dedi… Ara sıra mevcut tabloları değiştirirlermiş. Bedri Bey’in oğlu Barış Güzel Sanatları bitirmiş, içmimar… Başarılı içmimarın eserlerini internette gördüm, bayıldım. Tam bir yaratıcı… Kızları Duygu evlenmiş. Küçük oğlan Salih de Ekonomi Üniversitesi’ni bitirmek üzereymiş. Ot ve sebze yemeklerinin ağırlıkta yapıldığı mutfakta Gülin Hanım’a yardım eden Bedri Bey ara sıra dost sofrasında rakı içiyormuş. Yani muhabbetin yanında içki olurmuş.

 

Ankara’da Devlet sergisindeki bir eseri için Galeri’de bir görevli “Sizin olduğunu bilseydim, bu tabloyu sattırırdım. İzmirliler geldi sordu” demiş. Daha sonra öğrenmiş ki o adam salonda yerleri silen bir hademeymiş. “İnsan kendini yetiştirdikten sonra, çalıştığı yere kendini verdikten sonra niye aracılık yapmasın, tavsiyede bulunmasın” diyor… Gülüşüyoruz…

 

Yine Ankara’da Zafer Çarşısı’ndaki Galeri’de bir Raşit Efendi varmış. Kokteylleri falan düzenlermiş. O da hiç sanat eğitimi olmadığı halde, hangi tablonun ödül alacağını, hangisinin mutlaka satılacağını “Şıp” diye söylermiş. Ressamlar arasında yaptıkları işi ironik olarak anlatan “Sergi bahane, kokteyl şahane” lafı da oradan çıkmış… İyi mi?

 

Avrupa’da çocukların daha bacak kadarken müzelere, konserlere, sergilere götürüldüğünü hatırlatan Bedri Karayağmurlar “Hadi bizde gösterin bir sanat olayına karışan ufaklığı”… İlerde sanattan o minikler anlayacak resmin ne olduğunu bilecek, ona para ayıracak, bir konser sanatçısını alkışlamasını bilecek, müzelerin ıcığını cıcığını öğrenecek ve zevk alacak…

 

Ailelerin de sanatla uğraşan çocuklarına mani olduğunu konuşuyoruz. “Vay, ressam mı olacaksın. Aç kalırsın” veya “Tiyatrocu mu olacaksın. Sürünürsün” diyen anne-babaların ne kadar hatalı olduğunu birlikte gördük. Kendi annesi bile resim dalında doktora verdiğini öğrenince “Anlaşıldı, hiç kulağ asma” demiş, küçük görerek. Çerezci olan kardeşi bile “Bunlar satılıyor mu?” dediğinde, Bedri Bey “Eh işte” cevabını verince “Eh yapma o zaman” demiş biraderi… Yani, âlem tümden “Para” olmuş… Her şey çerez gibi satılacak sanıyor insanlar…

 

“Millet Paris’e gidiyor. Dönüşte ne elbiseler, ne ayakkabılar aldığını. Neler yediklerini, neler içtiklerini anlatırlar. Champ Elyssee’de nasıl gezdiklerini ballandırırlar. Ama Paris gibi bir sanat ortamında bir sergiye gitmeyi akıllarına getirmezler” bunlar da sosyete falan sanılır ama cahilin önde gidenidirler, nasıl sanat konusunda anlaşabilir insan. Anadolu insanı da hâlâ Etiler, Sümerler gibi düşünüyor, kafa yapısı öyle… Onlarla da sanat konusunda ancak birbirimize bakarız… Sanat ve sanatçının kendi başına bakmaktan başka çaresi kalmamış anlaşılan…

 

Ben Bedri Karayağmurlar imzalı resimlere bayılıyorum… Kimse anlamasa da onun dik duruşuna da hayran oldum… Biliyorum ki sanatçılar böylesine cesur olduğunda huzur bulurlar, yollarında yürüyebilirler… Bedri Bey örnek olmalı…