Diplomasi dilimiz…
Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

Diplomasi dilimiz…

18 Mart 2017 - 15:55

Anımsayalım tarihi.

Kıbrıs harekâtı. ABD Başkanı Johnson, dönemin başbakanına bir mektup yazar ve der ki; ‘ABD’nin Türkiye’ye verdiği askerî malzemenin bu harekâtta kullanılmasına izin vermeyiz.’

Ve yine der ki; ‘SSCB müdahalesine karşı NATO Türkiye’yi savunmayacak.’

1964-1975 döneminde olan bu olay nedeniyle diplomasi dili oldukça serttir.

Türk dış politikasını etkiler. İlişkilerimizi etkiler. Ülkede anti Amerikan hareketi başlar.

Bizim kullandığımız dil hayal kırıklığı dilidir.

Denir ki; ‘Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer’ ve bu sözler ise ciddi sorun işaretidir.

*


Şimdilere gelelim hemen.

Bu kez ortada ciddi birçok sorun ile karşı karşıyayız.

Uluslararası ilişkilerimizde krizler yaşıyoruz ve bu krizler büyük.

Ve hepimizin bildiği gibi uluslararası ilişkilerde bir diplomasi dili vardır ki, dış siyasetde ülke söylemleri ve biçimleri o dili belirler.

Belirleyici olan bu diplomasi dili büyük önem taşır ülkeler için.

Hedefler için ve gelecek için.

Ve karşılıklı bu diplomasi dili bu günlerde yarı sert, bazen esnek, bazen ise oldukça direkt ilerliyor. Kısaca ‘acı dil’ dönemlerinden geçiyoruz.

Kısaca sertleşmelerden, restleşmelerden geçiyoruz.

*


İç siyasete şöyle bir baktığımızda dil acı.

Dış siyasete baktığımızda dil acı.

Siyasetçilerin birbirine tutumlarına baktığımızda, oldukça acı ve karmakarışık.

Söylemlere bakıyorum birbirlerine ‘öfke, nefret’ kusar nitelikte.

Siyasetçilerin birbirlerine dönük söylem biçimi beni oldukça rahatsız eder oldu bu günlerde ki, biliyorum tüm ülkesini sevenler bundan rahatsız.

Hele ki söylemlerimiz daha da tuhaflaştı ve direkt hedef gözetir oldu.

Ki, bu yabancı ülke temsilcileri ve liderlerinde de aynı düzeyde seyrediyor emin olun.

*

Diplomasi içinde bu ‘diplomasi dilimiz’ nasıl anlam kazanmalı, önce bunu düşünüyorum?

Her bir kelimemize nasıl anlamlar yüklemeliyiz?

Yavaş mı konuşmalıyız?

Hızlı mı? Sert mi? Yumuşak mı?

Uzlaşmacı mı? Kavgacı mı?

Hadlerini mi bildirmeliyiz, yoksa daha da kötüsü kin mi gütmeliyiz?

Bu kadar saldırgan olmak zorunda mıyız?

Yoksa sağduyu ile beklemeli miyiz?

Yani her şey yatışsın, uzlaşılsın diye daha farklı yaklaşımlar ile hedefimizi belirleyemez miyiz? Gibi, gibi…

*


Elbette ki tüm bu soruların yanında bir de iyimser düşüncelerimiz var.

Birbirimizi ulus olarak, farklı milletler olarak kırmadan nasıl baş edebiliriz krizlerle?

Biz önce, her sözü iyi tartmalı ve ölçmeli, olmadık suçlamalar ile birbirimizi yormamalı, iç ve dış siyaset de her sözcüğü, her eylemi sorgulamalıyız.

*

Bilmelisiniz ki, karalamalar son yıllarda ‘acı dille’ birleşince rencide edici birçok durum yaşatır oldu hepimize.

Herkes meydan okumada…

Herkes söylemde…

Kavgada, kaosta…

Bu nedenle toplum olarak biz de ‘kaos’tan başımızı kurtaramıyoruz.

Üsluplar önemli. Hele ki siyasetçi iseniz çok daha önemli. Hele ki uluslararası bir durum var ise çok çok daha önemli.

*

Atalarımız çok güzel sözler sarf etmişler kelimelerin gücüne dair. Bu nedenle itidalli olmalıyız. Örneğin bir atasözümüz öfkenin zararını dile getirir iken (öfkeyle kalkan zararla oturur) itidalli olmanın gücüne değinmiş.

Ülkemize ve ülke insanımıza büyük zararlar vermemeli hiçbir tutum, hiçbir söylem.

Sert çıkış yerine vakurluğumuz baş tacımız olmalı.

Rusya, Almanya, Hollanda, AB, derken sıkıntılar bizi daha da kuşatmasın tek derdimiz bu.

AB’ye ve diğer ülkelere dönük çıkışlarımızda diplomasi dilini ölçülü kullanarak saygınlığımızı artırabiliriz.

*

Bu değişim, yani sağduyu bizim elimizde.

Ancak ülke olarak dik ayakta durabildiğimizi göstermek de bizim elimizde.

Biz vakur, başı dik ve sevgi ile kuşanmış bir milletiz. Merhamet, hoşgörü bizim adımız ve özümüz.

Ülkemiz ve ülke insanımızın geleceği vakurda, sağduyuda gizli.

Biz yapıcı, uyumlu ve uzlaşmacı bir milletiz.

Bu uyumluluğumuz, uluslararası arena içindeki saygınlığımızdır. Umudumuz, dik ve onurlu bir millet olmanın tadını en güzel biçimde çıkarabilmek.


Dip notlar

Dilimizi temizleyelim!


Kullanılan ifadeler hakaret mi, yoksa deyim mi?

Bu siyasetçileri, bakanları anlamak maalesef mümkün değil. Tartışmalarını bir dinleyin bizi temsil edenlerin, birbirleriyle didişmeleri yanında, her türlü kullanılan dillerin, ifadelerin basitleştiğini, kötüleştiğini ve saygısızlığın diz boyu olduğunu görürsünüz.

Anlamları rahatsız olabilecek bir sürü deyim ile yüzleşiyoruz hep. Ve yanlış anlamalara da müsaitiz. Bizim dilimiz tehlikeli vesselam.

Türkçe Deyimler Sözlüğü’nü açın bakın.

Yatmak’, ‘yeme de yanında yat’, ‘altında kalmamak’, ‘ilişkiye girmek’,altta kalanın canı çıksın’, altından girip üstünden çıkmak,üstüne yatmak’ gibi gibi…

Daha da arasan, daha da bulunur.

Her biri farklı anlamlı, ama her biri kullanıma bağlı kızdıracak anlamlı.

Şimdi bir de farklı anlamda kullananları düşünün. Hasta ruhlu muyuz biz?

Düşünüyorum da, biz en iyisi dilimizi bir an önce temizleyelim, bu deyimleri dilimizden ayıklayalım. Başka çare yok.

Ki; ‘Zıvanadan çıkmayalım’…


Ne yapalım?

Dünyanın, ülkemizin ve çevremizin nasıl bir ‘kaos’ sürecinin içinde bocaladığını görüyorsunuz. Ve toplum olarak da çok gergin ve huzursuz olduğumuzu da görüyorsunuz.

Tüm bunları düşündüğümüzde, insanın tüm bu olumsuzluklarla dolu ortamda mücadele etmesi oldukça büyük çaba gerektirir. Bu nedenle milletimizin çabası ‘takdire şayan’ bana göre. Oldukça gergin zamanlarda bile güzel olan şeyler ile mutlu olabiliyoruz.

Böylesine olumsuzluklarla dolu ortamlar elbette bitecek.

Ve bu yansımalar da güzel şeylere dönüşecek.

Bizler yansıttığımız her şeyin olumlu olmasına gayret ediyoruz. Yansıtamıyorsak da, aktaramadığımız için üzüntü içindeyiz. Umuyorum ki, en kısa zaman içinde başta tüm dünya olmak üzere, ülkemiz tüm insanların mutlu ve huzurlu olabileceği bir ortama kavuşur. Ve kavuşulan bu huzur ortamı da bir daha bozulmaz.

Doğumlar sancılıdır. Sancı olmazsa doğum da olmaz ki. Her zorluk, her acı bize, biz olduğumuzu hatırlatmakta.



Ortalıkta salgın var.

Son üç yıl içinde birçok grip salgını oldu. Ancak bu sıralar ishal ve kusma ile seyreden başka bir salgın var ki oldukça bezdirir halde.

Bu son salgın da, virüs de bir geldi mi gitmiyor? Tabii bu arada, salgınlar uzun yıllara dayanan bir süreci kapsamakta. Bu süreçler bitmez. Çünkü salgınlardan nemalananlar fazla. Dikkat edelim.

Mutlu kalın…


Fıkra;

İki fanatik futbolsever konuşmaktadır. Biri: - Maça gitmiyor musun?
- Ne diye gideyim? Oynanan futbol değil ki. Hakemler kötü, oynanan oyun itiş kakış, saatlerce gişe önünde, kuyrukta bekle, içeride kavga gürültü, çıkışta vasıta bulamıyorsun.
Diğeri :
- Ben de tıpkı senin gibi maça gitmiyorum. Beni de tıpkı senin gibi karım bırakmıyor...


Günün sözü;

Sürekli geçmişe dönüp bakarsan boynun tutulur.” Murathan Mungan


YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar