Sunulanlar...
Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

Sunulanlar...

13 Kasım 2017 - 10:43

Sunulanlar...

 

İlk insanlık Afrika’dan çıkıp dünyanın pek çok farklı bölgesine dağınık şekilde göç hareketleri başlattı.

Ve o insanlar, hızla çoğalmaya, yayılmaya başladıktan onlarca yıl sonra halimize bakın.

Kendilerini ayrımlaştıran toplumlar olduk.

Ne ayrımlaştırdı bizi?

Tabii ki etnik köken.

*

Etnik köken, farklı iklim koşullarının, farklı coğrafyaların ve farklı toprak bileşimlerinin tesiriyle genetik olarak farklılaşan topluluklar arasında göçlerden sonra baş gösterdi.

İlk anda işaretle, gırtlak sesleriyle anlaşan insan, sonra dil,dudak seslerine geçti, sonra göçler ile aradaki mesafeler artarak diller oluştu.

*

Ayrı ayrı diller ayrışmayı da getirdi.

Dilleri ile ayrılan insanlık zaman geldi iletişim kuramaz oldu ve etnik olarak bölündü.

Her birim kendi yaşam tarzını oluşturdu.

Kendi kültürü ile eşleşti.

Şekilleri değişti.

O kültürde milliyetçilikler ortaya çıktı ve sonuda savaşlar oldu.

Ardından ırkçılık başladı.

*

Sayımız hıza arttı.

Ve bir arada yaşayamaz olduk.

Nefes alamaz olduk.

Düşman olduk.

Ve insanlık iletişim güçlükleri ile ayrışarak etnik unsurlar haline geldi. Birbirini yok etme eylemine geçti.

Hepsi bize sunulanlar ve dayatmalar yüzünden.

 

*

 

Akıl diye sunulanlar...

Altın tabakta sunulanlar...

Tahta kaşıkla sunulanlar...

Toplantılarda sunulanlar...

Okullarda sunulanlar...

Devletçe sunulanlar...

Dostça sunulanlar.

Düşünün tüm bu sunulanlar ne kadar gerçek?

 *

 

Akıl, insan için hayati önem taşıyan ve bir anlamda insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri iken sunulanları hemen kabul edebiliyor yeri geldiğinde sorgulamadan.

Ancak bize bahşedilen akıl sadece sunulanı değil tüm sorguların ardına bakmak ve çözüm bulmaktır.

*

Akılcılık kalmadığı gibi araştırmak rafta kaldı.

Sorgulanmak beynimizde hapsoldu.

Sunulanlar hep kabul edildi, dayatılanlar yapıldı.

Ve tüm bunlar ki, var olan içsel gücümüzü,  başta var olan sevgimizi yeterince kullanamadığımızın kanıtıdır. 
Sorgulayan, araştıran, gerçeğin peşinden giden olmak gerçekten zor mu?

Bu kadar çaresiz olmamalıyız.

 

*

 

Medya çağını...

İnternetin yükseliş çağını...

Modern bilgi çağını, karmaşık düzeni düşünün.

Ve biz bu karmaşık düzende artık hiç bir şeyi ne takip edebiliyoruz, ne de birbirimizi anlayabiliyoruz. Sunulan bu çünkü.

Ve bilgi çağında sunulan bu...

*

‘Medeniyetler hep en ileri düzeyde olmalı’ diyerek yalanla sömürenler  insanlığa en kötü dönemini yaşatıyor ne yazık ki.

Dünyada milletler arası bir mücadele var ise, sebebi küreselleşme sürecinde ‘ben bilirim herşeyi’ diyerek ve  iyilik adı altında oluşturulan karşıt girişimler ve kötü yönetimlerdir. Güç elde etmektir.

Milletler her zaman taraf olur.

Kendi tarafı olurlar.

Medyası taraf olur.

Zarar göreni taraf olur, rahat göreni taraf olur.

Yeri gelir aydınları da taraf olur.

Sunulan bu çünkü.

*

Şimdi düşünün  bize sunulan bilgileri...

Hakikatleri..

Şüphe taşımıyor musunuz?

Sunulan bilgileri süzgeçten geçiriyor musunuz?

Yönlendirmelere karşı dikkatli misiniz?

Yoksa düşünme işini unutuyor musunuz?

 

Dip  notlar;

 

 

Şüphecilik...

Düşünebilmek her işe önce şüpheyle başlar.

Felsefe hep şüphecidir. Çünkü sağlam bilgi ister kendine.

Filozof Fransız düşünür Descartes “düşünüyor olma halini” en önde tutmuştur.

Neden?

Doğru bilgi yüzünden.

Doğru bilgiye şu dönemde ne kadar ulaşabiliyoruz?

İletişim araçları ile bilgi karmaşası yaşanıyor iken, çok fazla bilginin kirlilik yaratabileceğini ve içlerinden doğrunun hangisi olduğunun anlaşılamayacağını düşünün.

Ve doğru bilgiyi saklayan güçlerin insanları yanılttıklarını düşünün.

Kontrol mekanizmamız artık şüphecilikle dolu.

Bilgi en yüksek teknolojiyi kullananın elinde.

Kontrol bilgiyi alanın elinde.

Bunların arkasında da büyük güçler var hepiniz biliyorsunuz.

Ve sermaye güçlerinin kontrolü nedeniyle insanlık artık şüphede.

Kaygıları ile birlikte yaşam telaşında.

Modern dünyanın modern silahları arasında başı çeken şüphecilik ile devam eden oyunlar  iletişim yöntemleri ve teknolojileri kullanılarak güçlendiriliyor artık.

Atılan her şüphe tohumu bir gün gelir çıkar, topraktan biter.

Özellikle medya ile olanı.

Önlem alın.

Aksi taktirde bilin ki o şüphe tohumları içinizde oldukça hızlı yeşerebilir ve çok çok basit oyunlar bile etrafınızda şekillenir...

 

 

 

Kaldırım meselesi....

 

Ben kentimizde kaldırım meselesine takıyorum.

Sokağın kaldırımını sürekli deşip deşip değiştirmelerine takıyorum.

Şuursuzca inşaatlara ne demeli?

Sokakların köstebek deliği gibi olmasına ne demeli?

Her seferinde uyarlanan uydurmalar ise işin tuzu biberi.

Anlamadığım şey, bu kaldırımların neden her yıl değiştirildiği.

Sokakların neden hep bir  şantiye sokağı olduğu.

Ne bebek arabası geçebiliyor, ne başka bir şey. Bu şantiyelere  söz dinletemiyoruz, caddenin üzerinde  yürüyemiyoruz.

Özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde, araçlar ile birlikte yürümek zorunda kalmak ise cabası.

Kentsel dönuşum sürecinde belediyelerin şehri şantiye gibi görmeleri ne zaman bitecek? Büyük merak konusu.

Ağaçların katledilmeleri ne zaman bitecek?

Kaldırım kenarlarında ki güzelim ağaçlar kuş gibi bırakılarak sokakların ekolojik dengesinin tamamen degişmesi ne zaman bitecek?

Her belediyenin farkli uygulamaları olabilir. Ancak şuursuzca yapılmayabilir bu uygulamalar.

Velhasıl şehrin sorunları , kaldırım meseleleri bitmiyor bitmiyor.

Hepimize ait olan fiziksel çevrede umursamazlıklar bitmiyor bitmiyor.

 

 

Fıkra;

Bir zaman gelmiş ve kaplumbağalar ülkesinde su tükenmiş. 
Ne yapacağız diye düşünürken aralarında en yaşlı, en bilgin olanı demiş ki:
-Şu dağı görüyor musunuz? o dağın arkasında büyük bir göl var.
Bunun üzerine oraya gidip su getirmeleri için en genç 2 kaplumbağa seçilmiş. Genç kaplumbağalar 25 yıl sonra göle ulaşmışlar...

Ve o anda farketmişler...

Suyu alıp götürmek için kapları yok.

Kaplumbağalardan biri; 
-Eee ne yapacağız şimdi? Birimizin gidip kap alması lazım. Diğerimiz de burada beklesin ki kimse gelip içmesin sudan! En iyisi sen git!
-Olmazz.... Ben gideceğim, sen ya suyu içersen? O zaman köy susuz kalır ve hepimiz ölürüz susuzluktan! 
-Yok valla bak, yemin ederim ağzımı sürmeyeceğim, sen git al gel. söz veriyorum bekleyeceğim.

Kaplumbağa yola çıkmış. Diğeride beklemeye başlamış. Aradan 30 yıl, 50 yıl, 60 yıl geçmiş gelen yok.

 Sonunda bekleyen kaplumbağa;
-‘Bu böyle olmayacak’demiş.. Galiba gelmeyecek bu. Köydekiler de öldü herhalde susuzluktan.En iyisi ben biraz su içeyim de bari ben hayatta kalayım.Kaplumbağaların soyu devam etsin.’ 
Tam eğmiş kafasını göle doğru bir yudum alacakken çalıların arkasından bir ses duyulmuş.
-Bak böyle yaparsan gitmem amaaa!

 

 

Günün sözü;

“Akıl, sadece bize sunulanlar dışında bir çözüm bulmaktır.” Isaac Asimov

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar