14.09.2021, 07:00

12 Eylül 1980

Aradan 41 yıl geçti. Ama bir türlü acısı dinmedi. Öylesi bir darbe ki işkenceler, ölümler, idamlar, kaybolanlar, cezaevlerinde hayatına son verenler… Kısacası insanlık için ne kadar kötülükler varsa hepsini de gerçekleştirdi darbeciler. Siyaseten partileri kapattılar.İşçi sınıfının örgütlerini yok ettiler. Yetmedi mal varlıklarına el koydular. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisini kapattılar.

6 Eylül günü Petrol-İş sendikasının kongresi vardı. Konuşmacılardan biri de Bülent Ecevit’ti. Konuşmasının bir yerinde dedi ki, tribündeki işçileri sahaya çağırmak için geldim, demokrasi sahasında, demokrasinin sağlıklı kurallar içinde siyasal sürece daha aktif katkıda bulunmaya çağırmaya geldim. Yalnız petrol işçilerini değil, demokrasiyi benimsemiş bütün işçileri çağırmaya geldim. Eğer bunu beceremezsek kavgalı gürültülü ortamda sonuçsuz çekişmelere dönüşen bir ortamda birileri çıkar, düdüğü çalar, oyun bitti herkes evine der. Nitekim 12 Eylül sabahı böyle olmuştur. Ardından serbest piyasa ekonomisi uygulanmış, özelleştirmeler başlamış ve ülke adeta karanlığa gömülmüştür. 40 yıldır 12 Eylül’ün getirdiği o olumsuz sonuç artık rejimi dönüştürmeye doğru yol almaktadır. Hepimizin gözünün önünde televizyon ekranlarında şeyhülislam fetvaları okunmaya başlanmıştır.

11 Eylül tarihinde ben neredeydim. Bunca yıl geçmesine rağmen hatırladıklarım aklıma geldikçe içim ürpermektedir.

11 Eylül akşamı memleketim olan Salihli’ye gittim. Mahallemizin delege seçimleri vardı, ayrıca ben de belediye meclis üyesiydim. Parti binasında saat 20.00’den 23:00’e kadar oturduk. Üç kişiydik. Bir Allah’ın kulu çıkıp oy kullanmaya gelmedi. Sanki Dostoyevski’nin 'Yeraltından Notlar' kitabını mahallemdeki CHP’liler okumuştu. Saat geç olduğu nedeniyle oy kullanma sandığını kapattık ve evlere gitmek üzere dağıldık. Sabahleyin babam belediye hoparlöründen darbenin anonsunu duyup bana iletti. Telaşlandım, arabası olan bir komşum aklıma geldi onu çağırdım ve 13 Eylül gününün öğleden sonrasında eşimi, çocuklarımı alıp İzmir’deki evimize döndük. Bu arada zaman zaman yolda bizi durduran polis ve jandarmaya durumu açıklayarak onların izniyle yolumuza devam ettik. Eve girdik. Karşı komşum biraz da heyecanlı olarak ‘nerdesiniz Hakkı Bey, gece eviniz sarıldı, tankların projektörleri yandı, sizi aradılar’ dedi. Ben de gülerek çocuklarımı gösterdim. Okullar açılmazdan önce dedelerini, babaannelerini görsünler diye Salihli’ye göndermiştim, Şimdi de sağ salim geri döndük diye cevapladım. Peki gecenin yarısında polisler- askerler niye geldi diye sorduğunda, ben Tariş’te üzüm eksperliği yapıyordum. Orada işten atıldık ve direniş yapıyorduk. O direnişçilerden olduğum için gelip aramışlardır diye kestirip attım. O gece bir alt sokakta oturan komşularımdan birinin daveti üzerine çocuklarımla birlikte yatılı olarak onlarda kaldık. Gün ağarınca evimize girdik. Karşı komşumuzun hazırladığı kahvaltı sofrasına misafir olduk. Günümüz öyle geçti. Üçüncü gece kendi evimizde yattık. Saat 02:00 civarında kapı çalındı. Kim o diye seslendim, Polis. Arama yapacağız dediler. Kapıyı açtım, çocuklarım küçük, onların odasına girmeyin, diğer iki odayı arayabilirsiniz dedim. O iki odadan sonra çocuklarımın odasına da girdiler. Eşim çocuklarımın odasını aratmamak için direndi. Uyanırlarsa ve sizi görürlerse korkarlar diye diretti. Neyse, kardeşlerimden birisi DİSK’e bağlı bir sendikanın İzmir temsilcisiydi. Onu sordular, bilmiyorum zaten altı aydır görmedim dedim gittiler.

Az çok bizim kuşak böylesi acılarla yoğrulmuştu. Ama okuyan kuşak olduğu için çok fazla da şaşırmıyorduk. Şaşırdığım asıl şey ilerleyen haftalarda pek de iddialı olmayan Karşıyaka ve Göztepe kulüplerinin yaptığı futbol maçına 70 bin kişilik Atatürk Stadyumu’na 80 bin kişinin gitmesiydi. Aslında 12 Eylül’ü ve tolumun içinde sürüklendiği durumu en iyi anlatan sosyolojik bir olayın anatomisiydi. Bunu da Emile Durkheim’a sormak lazım.

Yorumlar (1)

Gelişmelerden Haberdar Olun

@