01.10.2021, 07:00

26 Eylül Türk Dil Bayramı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1932’de düzenlenen ‘Birinci Türk Dil Kurultayı’’nın açılış günü, her yıl “Dil Bayramı” olarak kutlanır.

Prof. Dr. Sadi Irmak’tan Atatürk ile ilgili anısından bahsedeceğim bugün size…

Prof. Dr. Irmak Avrupa'ya gönderilen 13 öğrenciden biri olarak tıp öğrenimi için Berlin'e gönderilir. Öğrenimini tamamlayıp İstanbul Tıp Fakültesi'nde hoca olur. 1930'dan itibaren tıp terimlerinin Türkçeleşmesi ile uğraşır. Bu çalışmalarını (Atatürk'ten Anılar) adlı kitabında şöyle anlatıyor : "Tıbbiyeye hoca olduğum zaman terimler, Türk Bilginlerinin Arap diline hediye ettikleri tamamıyla Arapça'dan uydurma terimler idi. Türk hançeresini zorlamadan söylemek mümkün değildi. Ayrıca her yeni anlatım için terim lazım olduğunda arap köklerine başvurmak ana dilimizin ihmal edilmesine ve kısır kalmasına yol açıyordu. Ben buna içten bir isyan duyuyordum. Türkçe’ye vurgundum ve Türkçe atalarımız Arapçaya verdikleri hizmetin onda birini kendi ana dillerine vermiş olsalardı pekala Arap terimlerinden vazgeçebilirdik. Ben Berlin'deki tıp tahsilimi Latin terimleri ile yapmıştım. Artık hele yeni harflerin kabulünden sonra, Arapça terimleri çocuklarımıza okutmak ve yazdırmak olanağı kalmamıştı. Ben, Türkçe’de gereksindiğimiz bütün terimlerin yaratılabileceğine inanırdım. Bu hava içinde "akyuvar", "alyuvar", "beyın, omuriliği", "mıde salgısı" gibi yüzlerce yeni kelimeyi terim olarak yerleştirmeye çalışıyordum. Kısa zamanda şunu gördüm ki

Öğrenciler dilden yapılmış terimleri hem daha kolay öğreniyorlar, hem de belleklerinde daha güvenceli olarak saklayabiliyorlardı." Prof. Dr. Sadi Irmak'ın bu çalışmalarını öğrenen Atatürk, Dolmabahçe ve Florya'da, Türkçe ile ilgili olarak yaptığı toplantılara onu da davet ederlerdi. Bu toplantılardaki gözlemlerini şöyle anlatmıştır.

“Atatürk sezgi ile akılla Türkçe’nin çok eski ve köklü bir dil olduğuna inanıyordu. Türkçe’nin çok eski köklü bir dil oluşuna dair bu inancı Türklüğe olan coşkun sevgisinden doğuyordu.

Vakit ilerledikçe yorulmuyor, artan bir şevkle koşuyordu. Türkçe köklerinin eskiliği, O’nu heyecandan heyecana sürüklüyordu. Bana öyle geldi ki, oturduğu yerde oturmuyor, yerinden fırlamaya hazır duruyor gibiydi.

Birdenbire “tonalite” kelimesi nereden geliyor diye soru açtı. Bazı arkadaşlar bu kelimenin Fransızca olduğunu söylediler. Ata, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman’a işaret verdi. Bir iki dakika sonra Fransızca’nın etimolojik kamusu (sözlüğü) getirildi. Bu kamusta ton kelimesinin Latince’den Fransızcaya geçtiği ve Latince’ye de Yunanca’dan aktarıldığı yazılı idi.

Biraz sonra Yunanca’nın etimolojik lügatı getirildi. Bu lugata göre “ton” kelimesi Yunanca’nın kendi malı değildir. Bir orta asya dilinden geçmiş olması muhtemeldir, diye yazılı idi. Ata’nın gözlerine baktım. Kıvılcım lar daha da canlanmıştı. Az sonra yakutça lügatında ton kelimesinin bu dilde ses manasında kullanıldığı görülüyordu. (Yakutça lügatı, saha Türklerinin konuştuğu lehçedir)

Atatürk biraz sonra bir tıp terimine geçti; "terapi" kelimesinin aslını sordu. Biz artık dersimizi almıştık. Bu kelimenin kökenini bilmiyoruz demiştik. O zaman yaverlerinden birisini çağırdı bir emir verdiğini duydum yarım saat geçti geçmedi uzun saclı sakallı Rum Papazı huzura getirildi Rum Papazının eski yunanca ve Latinceyi çok iyi bildiği söylenmişti. Ona da "terapi" kelimesinin aslını sordu. Papaz hiç irkilmeden aslı Yunanca'dır, paşam hatta Tarabya kelimesı (terapeftiki) buradan gelir dedi. Oraya yine Yunancanın etimolojik lügatı getirildi. Orada terapi kelimesinin Yunan asıllı olmadığını ve başka bir dilden geçme olduğu yazılı idi. Acaba hangi dilden geçmiş olabilirdi. Ata içimizden birisine "diri" ve "dirilik" kelimelerinin eski Türk lehçelerinde nasıl söylendiğini sordu. Bu kelimeler orada "tiri", "tirilimek", "tirilik" olarak geçiyordu. Atatürk'e göre terapi kelimesinin aslı işte bu tirilmeden geliyordu.

Son derece özgürlükçü bir sohbet adamı olan Atatürk bu özgürlük içinde konuşmanın inisiyatifini daima elinde bulundurmaya çok önem veriyordu. Umulmayan zamanlarda, beklenmeyen konulara geçişi bundandı." Florya'daki bir toplantıda Atatürk:

Su, tuz ve deniz kelimelerinden Türkçe’de, Fransızca‘da, Almanca‘da kaç cümle yapılabileceğinin sorar. Almanca ‘da ve Fransızcada ancak iki cümle yapılabilmesine karşılık Türkçede aşağıdaki cümleler yapılabilir : (Denizin suyu tuzlu ; Denizin tuzludur suyu ; Suyu tuzludur denizin ;Tuzludur denizin suyu)..Konuşmalarınızda, hangi kelimeye ağırlık vermek istiyorsanız, o kelime ile başlayan cümleyi seçebilirsiniz. "Fikrinizin ağırlığını ilk kelimeler taşımalıdırNe mutlu Türküm diyene" de olduğu gibi. Cümlenin son kelimesini esas alarak, tuzludur denizin ;Tuzludur denizin suyu).. Şiirde gerekli olan kafiyeyi sağlayabilirsiniz Türkçedeki bu kolaylığı, zenginliği ve inceliği başka dillerde bulmak güçtür. Peygamberimiz "İlmi aktaranlardan değil, uygulayanlardan olunuz" ve Atatürk de "İlim tercüme ile olmaz, tetkikle olur. - 1932" diyerek araştırma ve uygulamanın önemini belirtmişlerdir.

Hitler döneminde Almanya'yı terk etmek zorunda kalan Musevi ilim adamları, en güvenli ve hoş görülü ülke olarak Türkiye'yi seçtiler. Bunlar Einstein gibi konularında isim yapmış kimseler olup, İstanbul Üniversitesi'nde genellikle fen, edebiyat, iktisat ve hukuk fakültelerinde sözleşmeli hoca olarak görevlendirildiler. Atatürk yabancı dilin de öğrenilmesine önem vermekle beraber birkaç ayrıcalıkla sadece yabancı dille eğitime karşıydı. Sözleşmeye konulan bir madde bu hususta dikkat çekicidir.

Sözleşmeye göre yabancı hocalar üç sene kendi dillerinde ders verecekler ve bu süre içinde Türkçe öğrenecekler. Sürenin dolmasından sonra Türkçe olarak ders vereceklerdir. Türkçe öğrenemeyenlerin sözleşmeleri yenilenmeyecektir.

Bu yabancı hocalar grameri ve incelikleri, nüktesi ile bizlere de örnek olacak şekilde mükemmel Türkçe öğrendiler. Konularında Türkçe olarak kitap yazdılar. 

Yorumlar (1)