08.12.2018, 06:02

8 Aralık. Hatırlayalım...



8 Aralık 2007.
Dünya çapında 78 ülkede küresel ısınma ve iklim değişikliklerine karşı yapılan eş zamanlı eylemlerin Türkiye’deki ayağın zamanıydı. 
Küresel Eylem Grubu’nun düzenlediği ‘Küresel Isınmaya Hayır’ Mitingi’nin, ‘Kyoto Protokolü imzalansın’ isteminin üstünden onca zaman geçti ülkemizde, ne ‘8 Aralık’lar geçti ne değişti?
Hiç.
Dünyada ne değişti.
Hiç.


*
Ve geçtiğimiz günlerde Arjantin'de düzenlenen G20 Liderler Zirvesi'nin Sonuç Bildirgesi’nde Paris İklim Anlaşması'nın aynen uygulanması gerektiğine dikkat çekildi. Ancak bu maddeye katılmadığını beyan eden tek ülke ise ABD oldu. 
Hep zarar veren, ama hep itiraz edenler aynı.
Kısaca değişen var mı?
Yok. 

*
Birleşmiş Milletler üye ülkelerinin toplandığı Rio de Janeiro'da uyarı işaretleri arttırıldı ve ‘bitki çeşitliliğini arttırın, arazi bozulmasını ve çölleşmeyi durdurun’ çağrısı yapıldı. Paris anlaşmasına göre ‘dünyanın 2050 yılına kadar kömürden, petrolden ve doğalgazdan yenilenebilir enerjiye geçmesi ve ormansızlaşmadan kurtulup ağaçlandırma ve restorasyona doğru kayması gerekiyor’ diyerek tüm yapılan uyarılar tekrarlandı.
Bakalım ne değişecek?
*
Sonrasında Cop24: 
‘Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’ 2 Aralık’da Polonya’nın Katoviçe kentinde başladı.
14 Aralık 2018 tarihine kadar sürecek olan konferansın bu yılki gündeminin ana konularından biri ‘Paris İklim Anlaşması’ kapsamında ‘karbon nötr’ hedefine yönelik atılacak adımlar.
Bakalım izleyelim, görelim...
*
Şimdi bunları neden tekrarladım.
Şundan;
O bahsettiğim 8 Aralık’da meydanlarda iklim değişikliklerine karşı önlem alınması gerekliliği vurgulandığı zamanlarda Açık Radyo Yayın Yönetmeni Ömer Madra, “7 yaşındaki torunum 15 yaşına geldiğinde yapacak hiçbir şeyimiz kalmayacak” demişti. 
*
Aradan 11 yıl geçti. 
Ne değişti?
Yaklaşan tehlike tık tık devamda.
Eylemde kullanılan bazı pankartlarda ‘Ne kömür, ne petrol, ne nükleer. Güneş, rüzgâr bize yeter’diye bağırıldığından bu yana geçen zamanda ki söylemler aynı şekilde, aynı temada, aynı kelimelerle tam gaz dile getiriliyor. 
Umursuzlukta aynı.

*
Kaybolmaya başlamış canlı türleri, kirlenmiş bir atmosfer, altüst olmuş bir ekolojik denge, pis sular, nükleer denemeler, savaş, açlık vs vs . 
Koşa koşa gidilen bir menzil var.
Kaçınılmaz sona doğru gidilen emin adımlar var.
Dünya batakta. 
Fırtınalar, kasırgalar artmakta. 
Susuzluk, kıtlık, soğuk derken son yaklaşıyor; korkunç bir sarmala girmiş gibi gözükmekteyiz.
Nasıl da kafamızı kuma gömdük?

*

Ülkemizde ise, tüm çevresel varlıklarımız, topraklarımız, sularımız, ormanlarımız kirletiliyor.
Plansız yapılaşma gırla.
Ticari fırsatçılık gırla.
Para yapılaşması gırla.
Ülke kaynaklarının hoyratça kullanılması gırla.
Çevre problemleri gırla. 
Olan ne? 
Görmezden gelmeler.

*

Artık küresel ısınmanın hayatımıza  etkileri çok fazla çıkmaya başladı. Düşünüldüğünden de hızlı.
Kömür, petrol ve nükleer enerji çözüm değildir. 
Biz fedakar Türk halkı, Cumhuriyetimize sahip çıktığımız gibi dünyaya da sahip çıkmalıyız. 
Hak aramanın dünü bugünü olmaz. Bunu yapmazsak 100 yıl sonra insanlık çok zor dönemlere adım atmış olacak.
*
En iyimser tahminler bile çok kısa dönmelerde büyük sorunlar yaşanacığını söylüyor. 
Bu sorunların en büyüğü; su savaşları.
Adı önemli değil. 
İsterseniz ‘armegedon’ deyin, isterseniz ‘kıyamet’, isterseniz ‘gezegenin çöküşü’, isterseniz ‘doğanın intikamı’ insan maalesef  ki herşeyin içine ediyor. 
İşte sadece bu gerçek.
*
Küresel ısınmaya daha ne kadar duyarsız kalabileceğiz? 
"Havalar neden bu kadar sıcak? 
“Başımıza neler geldi?” 
“Yağmur da yağmaz oldu bahar aylarında.”
“Yazın nasıl da dolu yağdı?”
“Bu kış çok soğuk olmadı ne kadar sıcak geçti değil mi?” 
“Bu yaz nasıl da sıcaklar oldu, klima şart artık değil mi?”
Vs vs gibi söylemler yerine kişisel çabalarımız artmalı. 
*
‘Az yakacak’ maliyetinden ötürü kışı ‘sıcak’ geçirdik diye sevinenler bu işin ciddiyetini bilmeyenlerdir.Ancak şu ki, insanların genel tavrına baktığınızda ‘deniz kenarında 
mal almamak lazım’ şeklinde sığ bir düşüncede çakılı kalan topluma da sahibiz biz ne yazık ki. 
Bunlar ufak görünenler.
Buzdağı arkada.

*
Artan hırslar neticesinde ‘önce para sonra doğa’ bencilliği de beraberinde taşıyor. 
"Önce ekonomi, sonra ekoloji" diyen ülkelerden olmamalıyız.
Bir iki yüzyıl içinde varolan denge bozulacak artık bunu kafamıza kazıma zamanı geldi ve geçiyor.
*
Sıkışıp kaldığımız binalar içinde her şeyden uzaklaştırıldık. 
Doğadan koparıldık.
Birleşme kültüründen yoksun bırakıldık.
Ülkemizin bir çok yeri bu dengesizlik sonucu çöle dönebilir. 
*
Ağaçları keserseniz karbondioksiti kim soğuracak?
Bir anda dolu yağmaya başlarsa, ani seller olursa, bir yandan ani donlar olursa, ani yanmalar olursa ki bu olaylar çoktan başladı, bunun sorumlusu kimdir? 
Kendi bencilliğinizi, vurdumduymazlığınızı o zaman mı göreceksiniz?

*
Ancak insanın gelişmesinin doğaya verdiği zarar maalesef  ki sadece ağaç katliamı değil.
Evde kullandığımız birçok alet, buzdolaplarının buzlukları gibi veya bizi serinletirken yavaş yavaş dünyamızı ısıtan klimalar gibi, yaşantımızı kolaylaştıran her şey aslında dünyamıza zarar vermekte.
‘Masumca’ yaptığımız her şey küresel ısınmayı hızlandırarak dünyanın sonunu hazırlıyor. 
*

“Dünya, insansız ve muhtemelen çok daha güzel bir geleceğe doğru hazırlanıyor” diyenlerde var. 
Hatta insanı “dünyanın virüsü” olarak görenler de var. 
Haksız da değiller.
İnsan denen doğa mahvedici , işler sarpa sarınca her zaman ki bencilligi ile ‘yeniden doğayı değiştiririm’ diyerek başka ‘yıkıcı’ müdahalelere başlarsa, başka yan yollara saparsa şaşırmam.
Oysa ki bu düşüncelerin, bu düzenbazlıkların aksine, dünyayı güzelleştiren, seven, koruyan, bencilliği ve hırsı terkeden bireyler olmak da bizim elimizde.
*
Türkiye için şimdilik biraz zor bu bilince erebilmek, erenlerde çok az, çünkü çevreci olmak bu ülkede güç ve suç.
Vahşi kapitalizm yine yapıyor yapacağını. 
Onun etkisinden kurtulmak kolay mı?
Ancak unuttuğunuz bir şey var ki;
‘İçilecek su, kaçılacak ağaç gölgesi, soluk alınacak hava’ olmadığında ne yapılacak?
*
Çağımızın ve gezegenimizin geleceğinin en önemli sorunlarından biri olduğu için kişisel çaba ve aklıselim sahibi olmamızın zamanı geçiyor. 
Devlet politikaları bir yana, ‘biz’ bireysel olarak neler yapabiliriz? 
Onu düşünelim. 
*
Klişe olacak ama öncelikle enerjiden tasarruf etmemiz şart. 
Evlerimizde enerji tasarrufu sağlayan ampuller kullanmalıyız. 
Standby konumunda hiçbir şeyi bırakmamalıyız. 
Dış mekanları ısıtılmamalıyız.
Bilgilenmemiz ve ağaç dikmemiz şart. Güneş enerjisine geçmemiz şart.
Kısaca, "Ekolojik sorumluluk" kazanmamız şart.

 *
Sen, ben, biz ‘duyarlı’ ol.
Az tüket, yeniden kullan, geri döndür.
Tüketim çılgınlığına kapılma.
Umursuz olma. 
Hayat stillerine, giyim-yeme-konaklama alışkanlıklarına dikkat et.
Doğaya zarar veren ürünleri kullanma.
Kimyasalları terk et. Hepsi birer küçük görünen ama, büyük katkılar aslında.

*
Devletimiz sürdürülebilir kaynakları gözden geçirmeli. Kullanmalı. Çok katlı inşaatlara izin vermemeli. Ağaç katliamı durmalı. İmar denetimleri para ile şekillenmemeli. Yerel yönetimler ise toplu taşıma, sokak aydınlatmaları, küresel ısınmayla ilgili bilgilendirme toplantıları düzenlemeli.
5 kişilik şahsi araba ile tek kişi seyahat etmeyi durdurabiliriz mesela. 
*
İnsan düşünüyor...
Dünya bizim evimiz, neden onu yok ediyoruz diye?
Doğanın dengesini neden hızla bozuyoruz diye?
Oysa ki önce kendimize şu soruları sorsak zor mu?
‘Ben birey olarak evde, işyerinde nasıl davranıyorum?
Geri dönüşüm yapıyor muyum?
Açgözlülükle tüketime var gücümle destek mi veriyorum?
Bir toprağa bir fidan ektim mi? 
*
Sermaye hırsızlarına destek miyim, göz yumuyor muyum?
Artan insan nüfusunda payım ne?
Metan gazı artımında çiftlik hayvanlarının katkısı büyük olduğundan tüketimim ne kadar?
Kapitalist ekonomik sisteme katkım ne?
Yoksa kafam kumda, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ düşüncesinde miyim?
*

Düşünün!
Torunlara miras...
Su kirliliği...
Hava kirliliği...
Orman tahribatı...
Mevsimler kayması...
Toprak kaybı, seller, dolular, yangınlar ve kimyasallar mı kalsın?


Dip notlar;

‘Kyoto Protokolü’: 
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ek niteliğinde uluslararası bir anlaşma olan ‘Kyoto Protokolü’ çok önemlidir... 
Japonya'nın Kyoto kentinde 1997'de imzalanan ve 2005'te yürürlüğe giren Kyoto protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle ortak mücadeleyi sağlamaya yönelik tek uluslararası çerçeve belge olma özelliği taşıyor. 
BM iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında imzalanan protokole katılan ülkeler, karbondioksit ve sera gazı salınımına neden olan diğer beş gazın salınımını da azaltmayı vadediyor.
Türkiye Kyoto Protokolü’nü 2009’da imzaladı.

Paris İklim Anlaşması; 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çerçevesinde sera gazları salınımını azaltmaya yönelik önlemleri içeren bir anlaşmadır. 
Anlaşma 22 Nisan 2016 tarihinde imzaya açılmıştır ve yeterli sayıda üye ülkenin imzalamasının ardından 4 Kasım 2016 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir.


Resmi kestane...

İsviçre’de, Cenevre’nin eski şehir bölgesinde, kentin bir “resmi kestanesi” varmış ve bu ağaç 1818’den beri ilkbaharın resmi habercisi olarak kullanılırmış. Her yıl, ağacın patlayan ilk tomurcuğu görülür görülmez, hükümet binasının kapısına asılan bir bildiri ile baharın geldiği cümle aleme ilân edilirmiş. Normalde Mart ayı içinde tomurcuk veren ağaç, 188 yıldan beri ilk kez 2007 yılında ekim ayı sonunda çiçeğe durmuş.
Anlayan anladı...

Küresel ısınma ile ilgili çok önemli detayları haftaya vereceğim.

Mutlu kalın..

Fıkra;
Temel ormanda ağaç kesiyormuş, o sırada çevreciler de ormanda yürüyüşe çıkmışlar, Temel’i bu vaziyette görünce bir güzel pataklamışlar… 
Temel üstü başı perişan halde köye dönerken Dursun’a rastlamış,
Dursun:
– Ula Temel bu ne hal böyle? diye sormuş,
Temel de anlatmış:
– Ormanda ağaç keseydum, birden kalabaluk pir grup Doğan’ın yengesini bozmişum diye dövdü peni, halbuki ne Doğan’ı taniyruuum, ne de yengesuni..


Günün sözü; 
"Doğa insana fırsat tanımakla bir hesap hatasından çok daha fazlasını yaptı. Kendine karşı suikast!" Emil Michel Cioran...
 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@