Gülce Başer'in 15 Haziran 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Ekonomi düzelmiyor. Bu ara biraz seçimleri konuşmak gerekiyor, belki… Çünkü 2023’te olacağı sürekli vurgulanan, yeni başkanı ve yeni meclisi belirleyecek kader gününün polemikleri bir hayli erken başladı. Bunun bir numaralı nedeni, belli ki ekonomi gündemini sulandırmak. Sonuçta büyük bir sorun olmasa fiyatların nasıl hemen her gün değiştiğini konuşacağız, bu konuşma da iktidardaki partinin elini zayıflatacak. Seçim öyle bir konu ki hem ekonomiyi içeriyor hem de ekonomiye mesafelendiriyor. Sonuçta, ekonomiyi değil seçimi konuşuyoruz. Tebrik ediyorum, zekice bir tercih olmuş.

Ne var ki tavanları delen işsizlik seviyelerine bir de paranın pul olması eklendiğinde; ben, medyanın yirmi metre ötesinde seçimin değil pahalılığın konuşulduğunu düşünüyorum. Güneş batarken evlerde kaynaması gereken, hiç olmazsa birer tencere var.

Türkiye yüksek enflasyonla yeni tanışmıyor, aslında… 1970’lerde doğanlar yüzde 40’ların altına inmeyen enflasyon baskısı altında yetiştiler. O yüzden belki sesimiz pek çıkmıyordur. O günlerin yüzde 40’ları bugünküler kadar çetin değildi gerçi… Bizim gençliğimizde enflasyon başka türlü hesaplanıyordu, bir defa… Şaka yapmıyorum, enflasyonu hesaplama tekniği geliştirildi. Yani, gıda fiyatları ikiye katlanırken çıkan bir yüzde 40 değildi o. Zaten henüz tarım ülkesiydik, gıda makul bir fiyat endeksinin üstüne çıkamazdı. Tarım ülkesiydik, devlet tarımı sürekli sübvanse ederdi. Hatta küresel ekonomiye dahil olmamızın koşullarından biri de tarımın desteklenmesine bir sınır getirmekti. Bunu eleştirmek veya yazıklanmak için söylemiyorum. O zaman inanılan doğru oydu. Salt Türkiye’de de değil, küresel pastadan pay kapmak isteyen dünyanın pek çok ülkesinde neoliberalizmin on temel ilkesi istekle benimsendi.  Bu başka bir günün konusu olsun.

Ülke Türkiye, dersimiz ekonomik darboğaz. Mevcut Cumhurbaşkanı'nın aday olabilmesi için yasal olarak, seçimin hiç olmazsa bir miktar erkene alınması gerekiyor ama o miktar geniş bir aralık. Kimileri, yazla biraz daha iyimserleşen ekonominin (çünkü turistler gelecek ya, döviz getirecekler…) havası yerindeyken Kasım'da seçim beklentisinden söz ediyor, kimileri de 2023 Nisanı’nı gösteriyor. Ekonomi, bir umut düzeldikten sonra, kısmetse, diyerek.

Bu seçim Türkiye’nin en ilginç seçimlerinden biri olacak… Mevcut siyasi iktidarın oyları düşüyor, evet.  Belki tarihinde ilk defa seçim kaybedecek. Karşısında bir koalisyon, o da birbirleriyle önceden sadece dirsekten temas eden partiler arasında gibi görünüyor. Böyle şeyler daha önce de oldu aslında… Daha da ilginç bir gelişme olarak, muhalefet cumhurbaşkanı adayı açıklamadığı halde, kimi anketler, bu hayalet adayın önde olduğunu ortaya koyuyor. Bir anlamda, mevcut Cumhurbaşkanı'nın rakibi hiç kimse.

Bunun üzerinde düşünülmeli aslında… Muhalefet aday açıklamıyor, çünkü siyasetimiz sert ve saldırgan üsluplarla yürüyor. Bir şeylerin değişmesi gerekiyor ancak bunu değiştirecek kişi, bu sert üsluplar mücadelesine girmemeli, bunun bir parçası olmamalı. En naif yaklaşım bile bunu işaret ediyor. Kimsenin hesaba katmadığını tahmin ettiğim bu açıdan, muhalefetin aday açıklamayı geciktirmesini anlamlı buluyorum.

Bireysel ekonomilerin devamlılığını koruyabilmesi, bir toplumun kendini sürdürebilmesinin temel kuralı… Yani geçim derdi olduğunda, açlık sınırı zorlandığında, hiçbirimiz ekonomiden başka bir şey konuşamıyoruz. İşte bu yüzden, bugünkü noktaya nasıl geldiğimiz gölgede kalıyor. Oysa son on yıldan çıkarılması gereken dersler var. Sadece iktidardakiler için değil, hepimiz için…

Demokrasi, çoğunluğun dediğinin olması değildir, en kaba haliyle bile… Azınlıkta olanların da kendileri olarak varlıklarını sürdürebilmelerinin garanti altına alınmasıdır. Bu, hesaba katılmazsa, söz ve fikir özgürlüğünden, eleştiriden yararlanmaya kadar bütün getirileri kolayca askıya alınabilir. Bana göre isabetli ya da isabetsiz her eleştiri birer fırsattır. Çünkü durup kendinize bakmanızı, kararlarınızı gözden geçirmenizi sağlar. Artı, daha önce iletişime geçmediğiniz, belki geçmeye gerek görmediğiniz ya da iletişim kuramadığınız kesimlerle diyalog olanağı yaratır. Bizde, acıyla yıllardır hüküm süren “bizden olanlar ve diğerleri” stratejisi, kriz anlarında çökmeye mahkûmdur, krizler güvenle çözümlenir. Oysa kutuplaşma, en çok toplumsal güveni zedeler.

Bir süredir yürütülegelen muhalefet içi diplomasiyi, bu nedenle anlamlı buluyorum. Bütün muhalefet kenetlenemedi, nedeni belli: Baskı var. Ama en azından, konuşamaz dediğiniz kesimler birbirleriyle konuşabilir hale geldi, bir adım atıldı. Bu bir siyasi kazanımdır. Herkesin söylediğini ben de söyleyeyim: Türkiye siyasi kutuplaşmadan çok çekti. Artık biraz, bir şeyler öğrenmenin zamanı…