2021 yılının baharından bu yana dünya gündemindeki önemli konulardan biri olan Afganistan konusunu bir yazı dizisi içinde ele almaya çalışacağım. Bu haftaki yazımda ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sürecinin arka planındaki politik nedenleri, Bölgesel güç olarak Çin ve Rusya’nın yaklaşımlarını analiz etmeye çalışacağım.

Bilindiği gibi, ABD 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’da askeri olarak varlık göstermeye başlamış ve geçen 20 yıllık sürede fiili olarak ülkede bulunmuştur. Bu süreçte Taliban güçlerini kontrol altına alan ABD’nin geri çeklime planlarını 10 yıl öncesine dayanmaktadır. 2010 yılında Taliban’ın Doha ofisini açmasıyla ABD-Taliban müzakereleri de başlamış ve Afganistan’dan çekilmesi ve sonrasında yönetimin nasıl devredileceği konuları iki taraf arasında görüşülmeye devam etmiştir.

ABD’nin Afganistan’dan çekilmeye başlamasıyla birlikte siyasi analizlerce sıklıkla Vietnam sendromu hatırlatılmaya başlamıştır. Haklılık payı vardır; zira SSCB’nin de zor coğrafya olarak tanımladığı Afganistan’da geçen süre içinde Amerikan askeri de yıpranmıştır. Ancak arka planda gelişmen dünya politik gündemini gözden kaçırmamak gerekmektedir.

ABD’nin dünya siyaseti gezegenin farklı bölgelerinde denge siyaseti kurarak küresel hegemonyasının sürekliliğini sağlamak üzerine kuruludur. Bu bağlamda Güney Asya’da Pakistan-Hindistan çatışması üzerinden denge sağlamaya çalışmaktadır. Afganistan Pakistan-Hindistan çatışmasının kilit bölgedir ve buradaki etki üstünlüğünü sağlayan taraf çatışmanın avantajlı tarafı durumuna gelmektedir. Geçen 20 yıllık süreçte Pakistan eski Taliban yönetimin destekçisi olarak ülkede etkisini kaybederken Hindistan çatışmanın avantajlı tarafı olmuştur. Pakistan ile Taliban arasındaki organik bağı oluşturan peştun nüfusu, Afganistan’ın etnik haritasındaki çoğunluk grubu temsil ederken aynı zamanda Taliban militanları içindeki çoğunluk gruptur ve peştuın milliyetçiliği Pakistan ile Taliban arasındaki en önemli ortak noktalardan birisidir. ABD’nin Pakistan-Hindistan çatışmasında yeniden dengeye ihtiyacı vardır ve bu da Afganistan’da Taliban’ın yeniden güçlenmesiyle mümkün olacaktır.

Öte yandan ABD’nin küresel stratejik rakibi olarak Çin, Güney Asya’da hızla ilerlerken Pakistan da politik olarak Çin’e yaklaşmaktadır. ABD’nin bu durumun önünü kesmek birincil hedefidir ve Pakistan üzerinden Çin’in Güney Asya siyasetini de dengelemeye çalışmaktadır.

Moskova ve Pekin için Afgan sorunu müttefik ve yakın işbirliği içinde olunan Orta Asya ülkelerine yayılmasının önlenmesi yönünde önem kazanmaktadır. Taliban Pakistan istihbaratının bir projesi olarak ortaya çıkmıştır. Kırk milyon peştun kabilesinin, Pakistan ile Afganistan sınırındaki İngilizlerin çizdiği devletlerarası sınırları tanımaması bunun en temel nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Bu noktada Pakistan Talibanı etkileyebilir ama artık kontrol edebileceğini söylemek güçtür.

Devletlerinin nasıl olması gerektiğine sadece Afganlılar karar verecek ve bunu ya silahlı çatışma ya da müzakere yoluyla belirleyeceklerdi. Sonuç olarak müzakerelere yönelmek için çok geç kalınmış, Kabil Taliban’a teslim edilmiştir. Yaklaşık otuz yılı yabancılarla olmakla birlikte ülke son kırk yılını savaşla geçirmiştir. Bu savaş, geride milyonlar mülteci, insani kayıp, savaştan başka bir realite tanımamış nesiller bırakmıştır. Afganlar etniler arası hem grup içi (Peştun kabileleri ve klanlar arası) hem de grup dışı (diğer halklarla kendi aralarında) anlaşmaya varabilmeleri ülke istikrarı için zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.