Yaşar Ürük'ün 31 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

İzmir'in günümüze ulaşmayan yapıları arasında belki de en önemlisi Sarıkışla'dır. İzmir kent tarihinin, dönemindeki en büyük yapısının yıkımı hakkında, çoğu da sağlıklı olmayan bilgilerle görüşler, özellikle sanal medyada sürekli gündeme gelmektedir. Bu nedenle geçen hafta söz ettiğim gibi, Kışla'nın tarihçesi ve yıkım nedenlerine, belgelere dayalı olarak ayrıntılarıyla bakmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Günümüze sadece adı kalmış olan Sarıkışla’nın yapımı, Sultan II. Mahmud’un 15 Haziran 1826 tarihinde, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırıp, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı modern askeri örgütlenmeyi kurduğu aşamada gündeme gelir. Yeniçeriler döneminde kullanılan "eski tür" barınma yerleri yerine, benzerleri Avrupa'da görülen büyük ve çok daha işlevsel kışla yapılarından birinin de İzmir'de inşa edilmesi kararlaştırılır. Binanın yapımına başlanacağı sırada şehirden sorumlu askeri komutan, "İzmir Muhafızı" rütbesi ile anılan Seyyid Hasan Kelami Paşa'dır. Paşa, ayrıca Saruhan, Aydın ve Suğla sancaklarının da sorumlusudur.

Paşa, kışla yapım işlerine şehrin mimarlarından ve mühendis halifesi Mahmut Efendi ve Kadı Efendi'nin ön çalışmaları ile başlar. Bu çalışmalarda, şehre o dönemde yeni atanmış olan Kadı Ahmed Necib Efendi'nin de önemli desteği olur. Bu arada, 1827 yılı ilkbaharında inşası başlaması düşünülen yapının planları da İzmir'e gönderilir. Ancak ortaya iki sorun çıkar. Bunlardan birincisi şehir merkezinde hükümetin istediği ve planlarını gönderdiği büyüklükte bir kışlanın inşa edileceği alanın olmaması, ikincisi ise o büyüklükte bir yapının inşa edileceği malzemenin de nasıl ve nereden sağlanacağıdır. Üstelik Osmanlı Devleti'nin çöküşüne kadar sürecek sıkıntılı dönemlerin başlamış olmasından dolayı da yatırım harcamalarında ciddi sıkıntılar vardır. Öncelikle, devasa yapının oturacağı genişlikte bir alanı yaratmak için olabilecek en basit çözüme gidilir. Günümüzdeki Hükümet Konağı'nın bulunduğu noktada daha önceleri var olan ahşap Voyvoda Konağı'nın, hemen batı yönü çaprazında, sahilde bir yerin doldurularak kazanılacak arsaya kışlanın yapımı kararlaştırılır. Yapım için önceki zamanlarda zaten doldurularak oluşmuş ve bu yüzden "Dolma" adı verilen alanın kıyısı bir kez daha doldurularak denizden yeni bir yer daha kazanılır.

"Akarsuların getirdiği alüvyon ya da insan eliyle denize yapılan dolgu ile alan kazanmak" eylemi ne yazık ki Antik dönemden bu yana İzmir'in kaderi olmuştur. Bu nedenledir ki günümüzde İzmir Körfezi'nin Çiğli/Atakent yerleşim sınırından Narlıdere önlerinde Yenikale'ye kadar olan yaklaşık elli kilometre uzunluğundaki kıyı bandında "doldurulmayan" tek nokta dahi yoktur. Hatta bazı bölgelerde son yüz elli yıl içinde bir kaç kez doldurma yaşanmıştır. Meraklısı için, Körfez kıyısında bu konuda en az "oynanan" bölgenin Naldöken/Turan sahili olduğunu söyleyebiliriz.

Bu arada doldurulan alanın kara tarafında bulunan bölgede yer alan sabunhane, tuzhane, kahvehane, manav dükkânları, Yahudi odaları ve evi istimlâk edilerek, yapım sorumlusu olarak da Dergâh-ı Âli eski kapıcıbaşılarından Menemen Voyvodası Arif Ağa görevlendirilir.

Binanın yapımı için de çevredeki malzemeden yararlanılması kararlaştırılır. Cüsseli yapının temelinde ve köşe bölümlerinde yer alan taşların bir bölümü Kadifekale’den ve çevresindeki antik yapı kalıntılarından getirilir. Öte yandan bu malzemeye ek olarak Hisarönü bölgesinde bulunan ancak büyük oranda yıkılmaya yüz tutmuş tarihi Soğankale'nin taşlarından da yararlanılır. Yapımda kullanılacak ahşap malzeme ise Kazdağları ormanlarından getirilecektir. Yapım öncesi çalışmalar sürdüğü sırada "Kıyıda yaratılan alanın Asker Hastanesi için de uygun olduğu" görüşü dillendirilir. 1827 yılına girildiğinde bu kez revize edildiği anlaşılan kışla planı bir kez daha İzmir'e gönderilir. Aynı tarihlerde bir keşif heyeti de çalışmaları denetlemek için İzmir'e gelecektir.

Kışla'nın yapımına temel çalışmalarıyla başlanır. Bunun için büyük bölümü dolgu alanda zemine yaklaşık bir buçuk metre boyunda, çok sayıda ağaç kazık çakılır. İzmir Metrosu’nun Konak alanında 1996 yılında yapılan çalışmalar sırasında, bizzat bu satırların yazarı tarafından alanda çalışan mühendislere yapılan uyarı sonucu ortaya çıkan bu kazıklardan bir tanesi, yine bu satırların yazarı tarafından, Tarihi Asansör altında oluşturulan etnoğrafik arşive teslim edilmiştir. İzmir gibi hayli yağış alan ve üstelik denize çok yakın bir bölgede, toprak altında yüz yetmiş bir yıl durmasına karşın hayli iyi durumda olan kazığın iyi bir emprenye işleminden geçtiği anlaşılmaktadır. Söz konusu buluntu, İzmir’de bu anlamda bilinen en eski kazık olma özelliğine de sahiptir.

yasar uruk-3

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından tarihi Asansör altındaki yapının düzenlenmesiyle hazırlanan ve dönemin Kültürel ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı’na bağlı bu arşivde, İzmir ile ilgili birçok eser sergilenmek için düzenlenmiş durumdaydı. Bunların arasında büyük boy çerçeve içinde paspartuya alınmış, orijinal İzmir Su Şebekesi Planları da vardı. O dönemin yönetimi değiştikten sonra planlar ve temel kazığı da dâhil olmak üzere eserlerin nereye götürüldüğünü bilen bir yetkiliyi göremedik.

1827 yılı sonbaharında başlanan Kışla inşaatında kısa zamanda para sıkıntısı yaşanmaya başlar ve yapım için hükümetten ödenek istenir. Sonuçta yoğun bir çalışma ile ana bölümü üç kat ve kâgir bir yapı olarak 1829 sonlarında tamamlanan yapının büyüklüğüne uygun bir talim alanının, yeni istimlâklerle yaratılması yaklaşık iki yılı bulacaktır. Talim alanı kazanılması için istimlâk edilen yapılar arasında "Hayvan kesim yeri" olan salhhaneler de vardır. Kesim yerlerini kaybeden kasaplar da şehir içinde kesim yapmaya başlayınca, oluşan koku ve kirliliğin ortadan kalkması için kasaplara şehir dışında kalan bir bölgede yaratılan salhhanede kesim yapmalarına izin verilir. Bu nedenle bu yeni bölge halk arasında "Salhane" olarak anılmaya başlar. Bu semt günümüzde Yalı olarak anılmaktadır. O dönemde İzmir'de yaşanan bir salgın sonucunda İstanbul'dan gönderilen "Kışla'daki askerleri açıkta çadırlara alarak salgının yayılmasının önlenmesi" talimatına, İzmir'de tek bir asker çadırı bile olmadığından uyulamaz.

Ne gariptir ki kışlanın açılışından henüz yirmi yıl bile geçmeden, "tamir" ya da "bakım" sözleri ile karşılaşılır. 1840'lı yılların ikinci yarısından itibaren sık aralıklarla "onarım" sorunları yaşanmaya başlar. Bunun nedeni de hemen tamamı dolgu olan bir zemine inşa edildiği için, o cüssede bir yapıyı taşıyacak güçte bir temel yapısına sahip olmayıp, devasa yapının emprenye edilmiş kısa ahşap kazıklar üzerine inşa edilmesidir. İzmir gibi sık deprem hareketleri yaşanan bir bölgede o büyüklükte bir yapının yeterli sağlamlıkta temel-kolon sistemine sahip olmaması onarım ile ilgili sorunların yoğun biçimde yaşanmasına neden olur. Bu arada Kışla'nın onarımı sırasında kullanılan keresteden artanı ve diğer malzeme, inşaatı yapılacak olan hastahane binasında kullanılmak üzere eski fiyatlarıyla İzzet Mehmed Paşa'ya devredilir.

Kışla'nın onarımı 1850 yılında bir kez daha gündeme gelirken, 4 Ekim 1853 tarihinde başlayan Kırım Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yanında yer alarak Rusya ile savaşa giren Birleşik Krallık birliklerine ait yaralı askerlerin cephe gerisinde bakımları için ayrılan yapılardan biri de İzmir Kışlası olur. 1855 yılı başında Kışla, İngiliz askerlerine tahsis edilir ve İzmir'deki komutanlık birkaç gün sonra Kışla'yı "geçici olarak" İngiliz subaylarına teslim eder. Birkaç ay sonraya tarihli bazı yazışmalardan İzmir Kışlası'nda cepheden gelen hasta İngiliz askerlerin de bulunduğunu görürüz. Aynı yılın sonlarında İngiliz Ordusu, Kırım Savaşı için İsviçre'den topladığı askerleri de İzmir'e getirterek Kışla'ya yerleştirir.

30 Mart 1856 tarihinde sona eren Kırım Savaşı'nın ardından İngiliz askerinin terk ettiği kışlaya bir kez daha bakım yapılması gerekir. Aynı dönemlerde yapımı başlamış bulunan İzmir - Aydın Demiryolu'nun Kızılçullu yakınlarındaki yapımı sırasında gerçekleşen yazışmalardan, Yeşildere üzerindeki Vezir Kemeri'nin şehre taşıdığı sudan Kışla'nın da yararlandığını öğreniriz. Öte yandan devlet kasasının sıkıntı yaşaması nedeniyle Kışla'nın müştemilat yapıları için istimlâk edilen yapılarla kazanılan arazinin bedeli İzmirlilerin topladığı para ile ödenirken, Kışla Meydanı önündeki rıhtımın da Hazine tarafından satın alınması uygun görülür. Bu arada yapımı tamamlanan İzmir Rıhtımı'nın yöneticisi olan şirketin Rıhtım'da çalıştırdığı atlı tramvay hattını, Kışla-i Hümayun Meydanı olarak adlandırılan alana sokarak sonlandırması, yeni bir sorunun yaşanmasına neden olur. Kışla Komutanlığı ile İzmir Rıhtım ve Tramvay Şirketi arasında oluşan bu sıkıntı Şura-yı Devlet'te incelenerek, tramvay hattının söz konusu meydandan geçirilmemesine karar verilir. Ancak meydanın bir bölümünün Kışla Komutanlığı tarafından demir parmaklıkla çevrilerek kışla alanına katılması bu kez şirketin itirazına neden olur ve İzmir Rıhtım ve Tramvay Şirketi "İlgili sözleşmeye aykırı olması nedeniyle parmaklıkların kaldırılması" talebinde bulunur. Bir zaman sonra ise yeni bir kararla İzmir Kışla İskelesi'ne gelen askeri yardımlar için, İzmir Rıhtım Şirketi'nin "Kordon imrariyesi" adı altında para alması yasaklanır.

Halk ağzında, yapımda kullanılan taşların renginden dolayı Sarıkışla olarak anılan yapının yerinin değiştirilmesi konusu ilk kez 1892 yılında alevlenir. Hizmet Gazetesi yazarlarından Tevfik Nevzad Bey bir gazete yazısında hükûmete bir öneri sunar. Buna göre "İzmir Kışlası'nın şehre sığmayan ticaret merkezinin tam ortasında olmasının getirdiği sıkıntının yanı sıra binanın tamiri için harcanacak yirmi bin lira ile İzmir'in daha uygun bir bölgesinde yeni bir kışla binası inşa edilebilir. Kışla mevkii satıldığında en az üç yüz bin lira getirmesinin yanı sıra hazine namına gelire dönüştürüldüğü takdirde yılda otuz bin lira da getirecektir."

Görüldüğü gibi ünlü kışlamızın, gerçek yıkılışından altmış üç yıl önce bile yıkılması söz konusu imiş. Önümüzdeki hafta bu serüveni paylaşmaya devam edeceğim.