08.06.2019, 04:52

Aydınlanma...

Aydınlanma zamanı...
Aydınlanıp gülleri açma zamanı...
İnsanın o ışığını keşfedip barışa adım atma zamanı....
*
Bu süreçte herşey var.
Birbirlerinden ayrılan çeşitli insan ırkları var? 
Dinler var.
Bu süreçte herşey var. 
*
Düşünün, aydınlanmaya giden yolda hükmetmek var mı? 
Evet var.
Savaşlar var mı? 
O da var.
Ama en önemli yapı taşı olan sevgi de var.
İnanç  var...
Güvenmek var... 
Çünkü güvensiz toplumda yaşamak azap verir, aydınlanma yaşanamaz.
*
Bir hikaye var tamam anlamıyla yolu bize tarif eder:
 “Bilgelerden bir bilge toplar öğrencilerini bir soru sorar.
Aydınlanma nedir?
10 yıldır felsefe eğitimi alan öğrenciler hemen cevap yarışına girerler.
‘İşte şudur hocam, budur hocam...’ 
Ancak bilemezler. 
Bilge cevap verir sevgiyle. 
“Çocuklar, ‘aydınlanma’ şu tepenin üstünde duran ağacın altından geçerek gelen her kim olursa olsun dil, din, ırk, mezhep, düşünce, cinsiyet,  vb. kıstasları kaldırıp onu olduğu gibi kabul edip kucaklayabilmektir.”

*
Evet;  rabbimiz  insanları kâinatta “eşrefi mahluk” olarak yarattı denir. 
“Ey Adem oğlu! Bütün mahlukatı senin için, seni de benim için yarattım” demek tamamiyle bizim aydınlanmamız üstüne kuruludur.
Havada, karada, denizde her bir mucize insanoğlu ile bütündür.
Canlı, cansız her bir varlık bizimle bütündür.
*
Ay, güneş ve yıldızlar bizimle bütündür.
Akan sular, denizler, yağan yağmur, esen rüzgâr yeryüzünde her ne varsa hepsi bizimle bütündür. 
O nedenle fıtratımızda aydınlanma olmalı.
*
Her ne şekilde olursa olsun bizim merhametimiz kaplamıştır her bir yeri. Peygamber Efendimizden rivayet edilir ki: “Bütün canlılara merhamet edin ki, merhamet olunasınız. Bağışlayın ki, Allah da sizi bağışlasın.’ 
İşte o merhamet aydınlığın ilk adımıdır.
Aydınlanma içinde olan bir kişi nasıl merhametsiz olabilir?
Nasıl dini farklı diye bir kişiye zarar verebilir?
Nasıl kendinden farklı olanı ezebilir?
Yapamaz...
Çünkü fıtratında yoktur onun bu davranışlar.
*

‘Eşik Burcu’  kitabında ne de güzel yazmış yazar Şükrü Erbaş:
 “Benim sesim insana dokunmazsa çıkamaz. Dokunduğu insanın yarasını harf harf iyileştirmezse, güzelleştirmezse çıkamaz. İnsanı aşkla ve özgürlük duygusuyla kucaklamazsa çıkamaz. Bütün bir doğayı insanın varoluşuna sığdırmazsa çıkamaz. Temel varoluş hakları nedeniyle acı çeken bir insan varsa, sesim onun acısını taşımazsa çıkamaz.” 
*
Bütün merhamet duygularımızla acıları sindirmeden aydınlanmayı nasıl yaşayabiliriz ki?
Kıstasları kaldırmadan aydınlanma mümkün müdür? Değildir tabii ki.
Bizler o kıstaslarda hapsoldukça kendimizi, özümüzü yitiririz.
Yitirdiklerimiz bizi daha da hapseder.
Bu kısır döngü içinde öylece kaybolur gideriz.
*
Erich Fromm der ki: 
“Her insan mutlu olamaz.
Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını.
Ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü.
Her insan mutlu olamaz...
Çünkü gereğinden fazla özler hayatından çıkanları, hak ettiğinden daha büyük umutlarla bekler hayatına girenleri.
Ve asla göremez yanıbaşındakileri.” 

Dünü özlemek değil, yarını düşünmek değil, şimdi, anın, herşeyin güzelliğini yaşayabilmek derdimiz...

Dip not;

Leonardo ve son akşam yemeği...
 ‘Simyacı’nın meşhur yazarı Paulo Coelho`dan bir hikaye …
Leonardo da Vinci `Son Akşam Yemeği` isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi`yi İsa`nın bedeninde, 
kötü`yü de İsa`nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda`nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.
Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.
Leonardo`nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..
 Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:  `Ben bu resmi daha önce gördüm...`
`Ne zaman?` diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı...
`Üç yıl önce` dedi adam. `Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa`nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...`
İyi ve Kötü`nün yüzü aynıdır...
Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
Paolo Coelho
 

Mutlu kalın...


Fıkra; 
Nasreddin Hoca öğlen namazını kıldırıp evine gelmiş. 
Öbür camiden gelen bir cenaze alayı sokakta belirmiş. 
Cenazenin arkasından giden akrabaları üzüntü içinde dövünüyorlarmış: 
- "Karanlık yerlere gidiyorsun! Gittiğin yerde ne ışık var, ne ateş!... Ne tatlı var, ne börek!..." 
Hoca, karısına : 
- "Hanım hanım, çabuk kalk kapıyı sürgüle! Bu cenaze mutlaka bizim eve geliyor!" 


Günün sözü; 
"Ruhun yüksekliği, ne zeka, ne zafer, ne de aşk ile ölçülemez. O, ancak iyilikle mukayese edilebilir."
Lacordaire

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@