10.11.2018, 05:17

Aylardan 'Kasım', günlerden on...



Yine bir ‘On Kasım’ daha geldi. 
Puslu sonbahar günlerinden. 
Hava güneşli de olsa pusludur o gün bize.
Son kayıt...
"-saat 09:05 vefat etmişlerdir."
10 Kasım diyince çoğu kişinin aklına gelen bir şiir vardır.
‘Saat 9 u 5 geçe.
Atam Dolmabahçe'de.
Gözlerini kapamış.
Bütün dünya ağlamış.’
*
Atamız...
Hürriyetimiz. 
Son kayıt.  
"-saat 09:05 vefat etmişlerdir."
Ama bizim için değil.
Ona olan sevgi, saygı ve bağlılık hiçbir gücün yıkamayacağı kadar güçlüdür bizim için.
*
Sadece anıya saygı duymak adına bile 1 dakikalık duruşun özünü hissetmemiz gereken gün bugün.
Her geçen yıl, birçok şeyleri daha, daha da  yitirdiğimizi hissettiren gündür bugün.
Şeklen anılmaktan çıkılıp gerçeklerle yüzleşmemiz gereken bir gün. 
Tüm dünyada eşi benzeri olmayan bir gün.
*
Hayatını memleketine adamış bir memleket insanının kayıp gittiği gündür bugün.
Bir dehanın avuçlarımızın arasından yok olup gittiği gündür.
İleri görüşün bittiği gündür. 
‘O’nsuz olmanın eksikliğinin kafamıza her geçen yıllarda biraz daha dank ettigi gündür.

*
Ancak neden ısrarla onu, devrimlerini, fikirlerini, düşüncelerini daha iyi kavramaya çalışmayanlarla çevriliyiz.
Oysa ki, o dahiyi her geçen gün daha da iyi anlamaya çalışmalıyız. 
Hal böyle iken neden tam tersidir?
Neden bu günü anlamayan, anlayamayanlarla, özellikle anlamak istemeyenlerle çevriliyiz.
*
Uğur Mumcu’nun dediği gibi; 
“Atatürkçülük bağımsızlık demektir. 
Atatürkçülük devrimcilik demektir. 
Atatürkçülük ulusal onur demektir. 
Atatürkçülük sürekli yenilenme demektir.”
*
O’nu önemsemek bir insana tapmak değildir.
Bir insanın peşinden sürüklenip gitmek, fikirlerini önemsemek tapmak değildir..
O bir idealdir.
O bir hürriyet sembolüdür.
O bir mücadelenin sembolüdür.
Adanmışlıkların, sevginin sembolüdür.
*
Dünyanın hiçbir yerinde bir lidere, bir devlet adamına içten bu kadar bağlılık yok. 
Neden?
Çünkü milletini onun kadar çok seven bir lider yok.
Bu nedenle 10 Kasım Atatürk'ün ölümünü anıştan ziyade, yüce bir toplumun aynı anda ve tek yürek oluşu olarak birleşmesidir.
9'u 5 geçe, ''bir'' olduğumuz andır.
*
‘Sevgi, saygı, ne yazık ki öğretilmez, sadece hissedilir!’ o nedenle 
vefatından yıllarca sonra bile fikirleri dimdik ayakta ve hüküm süren bir lidere saygımız sonsuz diyoruz ancak  biz ne yapıyoruz?
O fikirleri bir köşeye itiyoruz.
*
Hangisine sahibiz biz. 
Onu anlamaya mı?
Anlattıklarını uygulamaya mı? 
Hayır uygulamıyoruz da, anlayamıyoruz da.
Sembollerle avunuyoruz sadece.
Kendimizi kandırıyoruz.
*
Ne zaman korkular bizi sarsa milli dava aklımıza geliyor.
O korku sembolik olarak yaşamayı yok ediveriyor.
Bugün yalnızca bir büyük devlet adamının hayatı terk eylediği gün değil bir devrin sonudur önce bunu anlamalıyız. O nedenle sembolik yaşamayı geçmemiz, acilen geçmemiz gerekir.
Onun bıraktığı eserlerin önemsenmemesi korkutmalı asıl bizi.
Unutulması korkutmalı bizi.
*
Bugün geldiğinde daha iyi idrak etmemiz gerekenleri anımsamamız gerekir.
Biz neleri geride bıraktık?
Neleri es geçiyoruz?
Bize bırakılan mirasların ne anlama geldiğini çözebildik mi?
Yoksa yerimizde mi sayıyoruz?
*
Türk insanı nerelerde? 
Hangi düzeylerde, konumlarda?
Ekonomimiz, tarımımız, kendimize dönüşümüz nerede?
Düşünüp, şapkamızı önümüze koyup, ülkemizi getirdiğimiz durumu görebilmeliyiz.
Türk halkının bağımsız, özgür, onurlu bir millet olarak yaşaması için mücadele edilmiş bir sürü fedakarlıklarla. Emperyalizme tarihinin en büyük dersi verilmiş.
Ancak kendimize dönebildik mi?
O nedenle bugün düşünmemiz gereken bir gün aslında. 
Onun mirasına sahip çıkmamız gereken bir gün.

*
"Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir" dedin ya, özledik be önderimiz senin fikirlerini çok özledik...
Ve...
Son söz...
“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
1933 (Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yerli Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor, s. 183)”


Dip notlar;

Ben Cumhuriyeti böyle kazandım...

Ankara 10’uncu Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir. Şehir baştan başa ışıklarla donanmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk, tam şuurla inkilabın nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir.
Atatürk resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevine de teşrif ediyor. Orada milli ve mahalli kıyafetleriyle coşan ve coşturan köylülerle karşılıyor. Bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet kaynağı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor. Onları bir müddet seyrettikten sonra doğru Çankaya'ya teşrif edyor ve:
-Efeleri buraya getiriniz emrini veriyor.
Efelerin Çankaya'da Atatürk'ün sofrasında nasıl coştuklarını anlatmak mümkün değil. Büyük Ata sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankaralı efelerden birine soruyor:
-Efe sen benim için ne yapabilirsin?
Efe tereddüt etmeden cevap veriyor:
-Her şey...
-Mesela.
-Ölürüm.
O an bütün dikkatler Atatürk'e yöneliyor. Kimse konuşmuyor, onları dinliyor. Atatürk gözlerini etrafındakilerin üzerinde bir defa gezdiriyor, sonra:
-Efe, diyor, sözünde samimi misin?
-Emir sizindir Atam.
Atatürk elini dizinin üstüne vuruyor:
-Koy başını buraya...
Efe derhal başını Ata'nın dizlerine koyar ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hisseder. Bu Atatürk'ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğudur. Efe şakağına dayananın bir tabanca namlusu olduğunu görmüş ama en ufak bir harekette bulunmamıştır.
Ölümü seve seve kabul edebilirdi. Ama Atatürk ona kıyacak mıydı? Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı, gözler Atatürk'ün eline bakıyordu.
Tabancaya mermi sürülmüş, emniyet açılmıştı. Atatürk değil bir saniye, bir salise bile tutmayan bir zaman içinde ve gözle farkedilemeyecek bir süratle tabancanın namlusunu şakağın yanında belki bir santim kaydırarak tetiği çekiyor.
Derin sessizliği yırtan korkunç bir ses...
Kalpler sanki yerinden kopacak... 
Hazır bulunanların hepsinin beti benzi atmış...
Ama efenin başı hala Ata'nın dizindedir ve en ufak bir kımıldama yoktur.
Atatürk efenin başını dizlerinden kaldırıyor, alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor. Derhal biraz evvelki havanın etkisinden kurtulamamış olanlara:
-İşte diyor. Ben Anadolu savaşını bunlarla, böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım.

Fıkra; 
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi. Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek: - Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
(Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk)

Günün sözü; 
“Bir gün benimde naçiz vücudum toprak olacaktır. Ancak Türk milleti ve devleti ilelebet yaşayacaktır...” Atatürk

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@