E. Helil İnay Kınay'ın 8 Temmuz 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Geçen hafta Erzincan İliç’te altın madeninde yaşanan siyanür sızıntısı ve yaşanan diğer süreçler ile sağımız solumuz felaket, demiştik.

Ülkemizin her köşesinde kirlilik ve tahribat haberleri ile karşı karşıyayız. Çevresel riskleri yüksek olan madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan tahribatların sonuçlarını çok daha ağır yaşıyoruz. Doğası gereği rezervin bulunduğu alanlarda gerçekleştirilmek istenen madencilik faaliyetlerinde yer seçimi ve işletme proseslerinin çok daha detaylı ve kontrollü incelenmesi gerekiyor. Ekonomik, politik ve sektörel tercihler ile kararları verilen ve gerçekleştirilen madencilik faaliyetlerinde yer seçimi yanlışları, uygulama ve denetim eksiklikleri ile topluma kalan arazi tahribatı, yaşanan kazalar, kirlilik  ve yaşam maliyetleri oluyor.

Gündemimizde sürekli madencilik faaliyetleri, kaza haberleri, tahribatlar, ekonomik, toplumsal, yaşamsal kayıplar ile karşı karşıyayız. Bu madenlerde yaşanan kazalara kısaca bakalım;

Mayıs 2011’de Kütahya’da Eti Gümüş A.Ş. maden işletmesinde atık barajı kısmen yıkıldı. Çevre Mühendisleri Odası Atık havuzunda biriktirilen 25 milyon ton siyanürlü atığın baraj seddesini aşıp köyleri çamur altında bırakabileceğini açıkladı. Günlerce korkuyla takip ettik…

Kasım 2011’de Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinde madenin atık havuzunun patlaması sonucunda yaklaşık 4 bin 500 tondan fazla kimyasal atık çevreye yayıldı.

Kasım 2014’te Bergama Ovacık altın madenindeki atık barajından derelere siyanürlü atıkların karıştığı iddiaları sonrası, sulardan alınan numunelerde de ağır metal tespit edildi.

Haziran 2017’de  Manisa Gördes'teki nikel madenine sülfürik ait taşıyan tankerlerin Akhisar-Gördes Karayolu’nda devrilmesi sonucu yaklaşık 30 ton konsantre sülfürik asit, Gürdük ve Başlamış barajları koruma alanı içerisinde eğimli araziye dökülmüş, mevsimsel akışlı dere yatağına ulaşarak dere yatağında yaklaşık 1 kilometre ilerledikten sonra Başlamış Çayı yan kolu olan Asmalı Dere’ye ulaşamadan durdurulabilmişti.

Temmuz 2019’da Gümüşhane’de bir altın madeninde, su kaynaklarına siyanür karıştığı ve  192 köylünün zehirlendiği iddia edildi

Şubat-Mart 2020 Manisa Gördes  Başlamış Çayı’nda parlak kırmızı renkte akış gözlemlenmesi, nikel madeninden yeni bir sızıntı/deşarj şüphesini ortaya koymuştur. Atık depolama tesisinde depolanan atığın içeriğinde, suyla temas ettiğinde bu rengi veren bileşenler (demir tuzları, sülfatlı bileşikler) bulunduğu biliniyor.

Mart 2020’de  Niğde’nin Ulukışla ilçesi Tepeköy Mahallesi yakınlarında işletilen altın madeni atık havuzu sızıntısı köylülerin tarlasından ortaya çıktı. Madenin atık havuzunun yanındaki tarladan çıkan atık suyun yapılan numunesinde siyanür olduğu, analiz sonuçları ile tespit edildi

Temmuz 2020’de Gümüşhane Boyluca Köyü sınırları içerisindeki derede yaşanan balık ölümlerinin ardından yapılan incelemede siyanür, bakır ve manganez değerleri limit değerlerin çok üzerinde çıktı. Maden işletmesine  para cezası uygulandı.

Ocak 2021’de Balıkesir'in Ayvalık ilçesi Karaayıt Köyü yakınlarında faaliyet Demir Cevheri Zenginleştirme Tesisi'ne ait atık depolama alanı yoğun yağış nedeniyle çöktü. Alanda bulunan ağır metalli atıklar, tarımsal sulamanın yapıldığı Balıkesir-İzmir sınırındaki Madra Barajı'na dökülen dereye döküldü. Aynı yıl içerisinde aynı tesiste yaşanan 2. kazaydı..

Kasım 2021’de Giresun Şebinkarahisar Maden İşletmesi Atık Havuzu yıkıldı. Tehlikeli kimyasallar dere ve barajlara karıştı.

Ocak 2022’de Mersin'in Toros ilçesi Musalı Mahallesi’nde 2013 yıllında kurulan Krom Ocağı ve Zenginleştirme Tesisi’ne ait atık havuzu çöktü. Tehlikeli kimyasallar Deliçay Deresi’ne karıştı.

Haziran 2022, Erzincan İliç, Çöpler Altın Madeni’nde atık havuzundan Fırat Nehri’ne 20 ton atık karıştı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı “en üst sınır” olan 16 Milyon 441 Bin TL idari para cezası kestiğini açıkladı.

Paylaştıklarımız kamuoyuna yansıyan haberlerin bir kısmı. Bahsedilen tüm tesislerin ortak özellikleri var.

Çevresel Etki Değerlendirme Süreçleri OLUMLU sonuçlanmış. İşletmelerde kapasite artışlarına gidilmiş. Yöre halkının itirazları, hukuki süreçler, yaşanan kazalara rağmen kapasite artışına gidilmiş. 

Verimli tarım alanlarında, su kaynaklarına yakın alanlarda yürütülen faaliyetler ile ilgili kirlilik şikayetleri ve olumsuzluklar, yöre halkının tepkisi ve mücadelesi var.

Yaşanan “kazalarda”  risk yönetimi, müdahale çalışmaları, kaza sonrası kirlilik izleme süreçleri ve yapılan müdahalelere ilişkin yeterli bilgilendirme yok.

Yaşanan tüm kazalarda ilgili bakanlık tarafından idari para cezaları uygulandığına dair kamuyu açıklamaları yapılmış. Bu cezaların tahsil edilip edilmediği, nerelerde kullanıldığı, yaşanan tahribatın maliyetinin ne kadarını karşıladığına dair değerlendirmeleri biliyor muyuz?

Atık barajlarının işletme sırasında yarattığı çevresel riskler ve kazalar ile mevcut yaşananlara baktığımızda tablo karanlık. İlave olarak; işletme faaliyete kapandıktan sonra, yıllarca o bölgede kalacak olan atık barajlarının nasıl izleneceği, kontrol edileceği, sorumlusunun kim olacağı gibi çok daha büyük bir karanlık tablo ile karşı karşıyayız…

1930’larda kapatılan Balıkesir Balya’daki kurşun madeninin atık barajı, aradan yaklaşık yüzyıl geçmiş olmasına karşın halen tehlikeli kimyasalları ile çevre kirliliği yaratıyor.  Balya örneği yaşanan en acı örneklerden sadece bir tanesi.

Yaşananları değerlendirdiğimizde “Madencilik mi Yaşam mı?” seçimi ile karşı karşı kaldığımızı, Madencilik sektörüne yönelik tepkilerin de artarak devam ettiğini görüyoruz. Toplumun ihtiyaçları doğrultusunda, kamu yararına yönelik alınacak planlama kararları ve politikaları ile madencilik sektörünün de yaşam için ihtiyaçlarımızın karşılanmasına yönelik hammadde üretme çalışmalarını yürütmesi gerekiyor. Burada temel sorun, “Kimin için, ne için, neyi feda ederek” bu seçimin yapıldığı ile başlıyor. Her faaliyette olduğu gibi madencilik sektöründe de her aşamanın konusunda uzman personel tarafından planlanması, yönetimi, uygulama ve denetim süreçleri ile bütünsel yönetilmesi gerekiyor. Çevresel risk ve tahribatı göz önünde bulundurulduğunda bu çalışmaların denetimi ve sürekli izlenmesi en önemli aşama.. Ne yazık ki bu konuda karnemizin ne olduğunu yaşanan örnekler ile görüyoruz..

Ülkemizde maden, orman ve ÇED mevzuatı başta olmak üzere yapılan değişiklikler ile korunması gereken alanlarımız olan tarım, orman, su havzaları gibi yaşamsal öneme sahip alanlarda madencilik faaliyetleri ve özellikle çevresel riskleri yüksek olan madencilik tesislerine yönelik izin ve işletme süreçlerinin devam ettiğini görüyoruz.
Söz konusu projelerde ruhsat, izin ve ÇED süreçlerine ilişkin açılan davalar ve incelemelerde; yer seçim kararlarında eksiklikler, ÇED raporlarında yetersizlikleri, çevresel risklerin ve olası çevresel kazalara karşın müdahale süreçlerinin  doğru değerlendirilmediği ortak hususlar olarak  bilirkişi raporlarında ve dava kararlarında karşımıza çıkıyor.

ÇED raporlarının eksikliği ve yetersizliğine rağmen alınan izin ve
belgeleri ile yürütülen çalışmalarda ne yazık ki izleme denetim süreçleri ile ilgili de aksaklıklar olduğunu görüyoruz. Bu noktada çevresel riski son derece yüksek olan bu tesislerde yaşanan kazalar, sebepleri ile ilgili açıklamalar ve acil müdahale çalışmalarındaki
yetersizlikler ne yazık  ki ödenemeyecek çevre ve yaşam maliyeti olarak karşımıza çıkıyor.
Üstelik tüm örneklere baktığımızda, ÇED olumlu kararı olduğu, kapasite artışları gerçekleştirildiği, tüm bu süreçlerde birden fazla ÇED süreci işletildiği, denetim ve izlemelerinin Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlar denetiminde olduğu değerlendirildiğinde; Son derece kısıtlı olan tarım, orman
alanlarımız, su havzalarında yürütülen bu tesislerin işletme ve uygulama süreçlerinde yaşadığımız örnekler yönetemediğimiz gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor.
 

Bölgemizde olduğu gibi ülkemizin her köşesindeki çevresel riski yüksek projelere karşı yürütülen süreçleri ve mücadeleleri takip ediyoruz.  Kamu izni ve denetiminde olan bu süreçlerin yarattığı olumsuz sonuçlar ve geri dönüşü olmayacak etkiler ile ilgili gerekli açıklama ve bilgilendirmenin kamuoyu ile paylaşılması, sorumluluklarının belirlenmesi ve bir daha yaşanmaması için gereğinin yapılmasının ve takipçisi olmak zorundayız.
Özellikle çevresel riski yüksek olan projelere ilişkin gerekli planlama denetim izleme ve kontrol süreçleri olması gerektiği gibi uzmanlar kontrolünde son derece etkin biçimde yürütülmediği sürece bu örnekler yaşanmaya devam edecek, kaybeden bizler ve yaşam olacağız.

Projelerin yarattığı çevresel risklerin yönetilmediği ve yaşam alanlarımızın hızla kirletildiği, yok edildiği ülkemizde; yaşam alanlarımızın, su kaynaklarımızın, topraklarımızın korunmasına yönelik hukuki ve toplumsal mücadeleler çok daha büyük önem kazanıyor.

Doğal varlıklarımızın, yaşam alanlarımızın korunması mücadelesini kamu ve doğa yararı doğrultusunda omuz omuza güçlenerek büyütmek zorundayız…