Uğur Şimdi'nin 29 Mart 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

80'li yıllarda, ebeveynlerin çocukları için isteği “SSK’lı bir işi olsun” dan ibaret iken, kuru bir memur maaşı pek de muteber değildi. 90'ların serbest piyasa kültürü; ticaret ve özel girişimi desteklerken, 2000’lere doğru mali krizlerden epey etkilendi. 2010’lara kadar küresel sıcak para akışı ve sıfır sorunlu dış politika sayesinde sınırlı bir büyüme ivmesi yakalandı. Ancak 2010 sonrası piyasalardaki dengesizlik, çalışanların iş seçerken daha garantör davranmasına sebep oldu. “Bari aldığım maaşın miktarı, maaşın yattığı gün belli olsun” diyerek; gençlerimiz KPSS maratonunda depar atarak, saldırıya geçti. Bugünlerde ise ne memur ne özel sektör halinden memnun değil. Asgari ücretin tırmanışa geçmesi ile beraber, işletmelerdeki beyaz yakalı maaşları da törpülenmeye başladı. Yükseköğrenimliler şu sıra, çürüttükleri dirsekleri ile bir iç hesaplaşma halindeler. Çünkü, okumaya devam etmemiş akranları, çoktan bir meslekte uzmanlaşarak, ev bark sahibi oldular. Kendileri ise işverenin asgari ücretin bir tık üstünde belirlediği maaşa teslim oldular. Bu minvalde şu sıralar; solun uzun yıllar mücadele ettiği “eşit gelir dağılımı modeli” sağ bir iktidar tarafından başarılabildiği konuşuluyor, trajikomik arkadaş sohbetlerinde.

2010 sonrası değişen Belediye Kanunu ile; belediyelerin gelir kaynaklarının arttırılması, kırsal belde ve köylerin mahallelere dönüşmesi ile de sorumluluk alanının genişletilmesi sağlandı. Belediyeler böylece daha da güçlenerek; siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki etkisini arttırmıştır. Gün geçmiyor ki bir dost, tanıdık belediyede çalışma isteği için, sohbet açmamış olsun. Maalesef ülkedeki ekonomik koşullar; özel sektör ve kamu çalışanlarının durumu, belediyelerin istihdamın yeni gözdesi haline gelmesine sebep olmuştur. Bazı belediyeler hakkında, toplumun sadece belirli bir kesiminden, öncelikli istihdam sağladığı yönündeki kuşkular; artık yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır. Kurum içi görevlendirme ve atamalarda ise dost, ahbap, akraba ilişkilerinin gözetildiği ifade edilmektedir. Piyasadaki maaş ve sosyal haklar karşılaştırıldığında, halkın değimiyle belediye çalışanlarının yeri “ Almanya’dan iyi”. Hatta “Belediye yakınlarındaki ATM’lere uğramayın, para kalmıyor orada” uyarıları duyuluyor çarşı pazarda. Haliyle herkes bu yapıda yer almak için kapı arşınlıyor; meslek odaları, siyasi partiler, dernek ve vakıflar sıçrama tahtası olarak kullanılıyor. Şu an bir banka çalışanı, belediye işçisinden daha az maaş alıyor. Bu ve buna benzer durumlar şuan için pek aksettirilmese de toplumda bu konuda bir direnç yerleşmiş bulunmaktadır.

Objektif bir değerlendirme yapacak olursak; gönül ister ki tüm çalışanlar emeğinin karşılığını tam alsın. Hak ettiği yaşam standartlarında hayatlarını devam ettirebilsinler. Tabi ki maaş ve diğer sosyal haklara, insani ihtiyaçlar düşünülerek karar verilmektedir. Ancak toplumdaki bu ikilem fark edilmeden, sosyo-ekonomik bir ayrışma fitilini ateşler durumdadır. Toplumun genel kesimi, artık belediye çalışanlarını ayrıcalıklı olarak görmekte, adeta seçilmiş kişiler olarak bakmaktadır. Bunun yanında; acaba belediyeler kar amacı güden bir kuruluş ve yaptırım yükümlülüğü altında olsaydı, yine aynı maaş politikasını uygulanabilir miydi? Yine de başarıya ulaşıp, sürdürülebilir bir model yaşatılabilir miydi? Özel işletmelerin halini düşününce çok da olası görülmüyor.  Ayrıca merak edilen maaş politikası hakkında gösterilen hassasiyet, belediyelerin asli işlerine de aynı idealistlikle yansıtılabiliyor mu? Tabi ki bu soruları sabah trafiğinde işe giden, akşam yemeğine yetişmek için savaş verenlere soralım. Sokakları yıllarca yenilenmeyenlere, bir dinlenme alanı, çocuk parkı yapılması için onlarca dilekçe verenlere soralım mesela. Sanayideki alt takım ustalarıyla samimiyeti geliştiren araba sahiplerine soralım. Eğer onlardan olumlu cevaplar alıyorsak, o zaman kendimizi başarılı sayalım. Diğer türlü şehirlerin iki taraflı yüzü olmaya, insanlar arasındaki görünür makas ayrımı artmaya devam edecektir.

Şahsen oldum olası belediyeler ile siyasi parti ilişkisini anlam verememişimdir. Pek tabi şu an ki mevcut durum göz önüne alındığında; siyasallaşmanın her alana yayıldığını düşünürsek, kamu eliyle bu faaliyetleri yürütmek veya yürütüyor olmak da çok farklı bir sonuç getirmeyeceği aşikardır. Kentimiz özelinde konuşursak, İzmir uzun yıllardır farklı kültürlerin emeği ile yoğruldu. Bu kent gelişime açık, yeniliklerin de öncüsü oldu her zaman. Marka değerini korudu. Tabi ki bu şehirde bizler, nefes almayı anlamlaştıran güzel şeyler yaşıyoruz. Bunun yanında kentin ve insanların daha iyi olması için toplumun eleştirilerini, düşüncelerini iletmekle kalmayıp, çözüm önerisi de sunmayı görev biliyoruz.

Temennim yerel yönetimlerin, karar verici mekanizmaların öncelikle toplumun genel hassasiyetini düşünerek inisiyatif almasıdır. Yeter ki dışlanmış, ötekileştirilmiş ve örselenmişlik duygusunu yaşatmayalım insanlara. Kaygılarımız uğruna çözüm tıkayıcı, nihayetinde engeller tarafta yer almayalım. Halkın ihtiyaç ve isteklerine kulak kabartalım. Bu sesi duyuranlara da şükran duygumuzu eksik etmeyelim. Bu temennilere uymayacaksak da kurumları babamızın dükkânı gibi görmeyelim. Fuzuli işgal yapmayalım, müsait bir yerde inelim. Gelişimin önünü açalım, statükoculuğu terk edelim.

Bizi sorarsanız; biz bu kentin sokaklarının vazgeçilmişliğinin kıyısında, ateşli umutların yarınındayız. Daha iyi bir bugün mümkün.

Haftalık yazılarımda keşfettiğim tüm güzellikleri ve iyi şeyleri sizin için paylaşacağım. Bu haftaki iyi şey; Nasreddin Hoca Çocuk Kültür Bilim Merkezi 5-14 yaş arası çocuklar için atölyeler, deney istasyonları ve sergiler düzenliyor. Mutlaka araştırın,  ziyaret edin. Kentteki imkanları doyasıya yaşayın, sevgiler…