28.05.2017, 04:32

Beton yaşamı…

Zamanında, geçtiğimiz yıl Çevre ve Şehircilik Bakanı “Rant olmadan hayat olmaz. Doğru olan, adaletli bir şekilde bu rantı dağıtmak” demişti hatırlarsanız.

Ve ben de bu söz üzerine gittiğim yerlerde etrafıma şehircilik gözü ile bakmaya başladım hep.

Ve irdeledim.

Rant olmadan hayat nasıl olmaz?

Rant nasıl dağıtılmış?

Şehirler bu rantı nasıl dengelemiş? Vs vs.

*

Avrupa’daki tüm şehirler gibi neden biz de kimliğimizi koruyamadık, hassasiyet gösteremedik hep bunu düşündüm bu rantlar dağıtılırken.

Hele ki bu rantların nasıl, kimlere, ne derecede dağıldığını da daha bir özümseyerek seyrettim.

İstanbul’un en küçük semtinden bile daha küçük şehirler var batıda.

Hassaslar.

Değişmemişler.

Sonra ülkemizi, kentimizi, kentlerimizi düşündüm.

İçim acıdı.

*

Memleketimin halini düşünüp derin bir iç çekerek tarihimiz ve kültürümüzün şehirciliğimizde yok olmasını izliyoruz onu fark ettim.

Betona teslimiyetimizi gördüm.

Parası olan, eline kazma kürek alan müteahhit oluyor ülkemde.

Ve soru şu: Ne yaparsam daha çok para kazanabilirim?”

Ve cevap belli

İnşaat işi.

Ülkemde inşaat işi kolay para, inşaatçılık rantçılık olmuş.

Ülkemde işi bilen de bilmeyen de bir olmuş.

*

İstanbul’da adını vermek istemediğim bir büyük yerleşim alanı kuruluyor. O kurulan yerin hemen arkasında da yıllar önce büyük reklamlarla kurulan ve onca paraya satılan siteler var.

Bu siteler kurulurken denize sıfır, yeşil vs. vs. diye kuruldu ve satıldı.

Trilyonluklar.

Ancak şimdi hemen önlerinde kurulan yerleşim alanı da denize sıfır.

İster doldurma olsun, ister yapılma.

Ve arkadaki yerlerin de değeri aniden düşüşte. Denizi gören trilyonluk evler, birden yeni bir site ile denize uzak olabiliyor.

Şimdi sorun şu; nasıl bir düzen bu?

Rantın özü değil mi?

Yeni yarat, eski ne olursa olsun düşüncesi zaten ülkemdeki her işte, her konuda, her eylemde söz konusu iken tabii ki buna şaşırmadım.

*

 

Kısaca, işi bilenle bilmeyen rant peşinde oldukça da ucube şehirler, kişiliksiz evler, ruhsuz parklar bizimle oluyor.

Daha güvenli, daha yaşanabilir kentler için güzelleştirmelere, dönüşümlere elbette ki karşı değiliz.

Dönüşümden yanayız.

Ancak kentsel dönüşüm adı altında katledilen şehirler istemiyoruz.

Yükselen siteler istemiyoruz.

Ruhsuz binalar yerine, kentleri beton ile boğmak yerine, tarihimizi yansıtan kişiliğimizi yansıtan binalar istiyoruz.

*

Unutmayın ki;

Beton dönüşüm değildir.

Katliamdır.

Kuleler dikmek modernlik değildir, görüntü kirliliği ve kaçıştır.

Griliklere mahkûm olmaktır.

*

Modernleşme geldi, siteler geldi, güvenlikler geldi ve selamlaşma geleneğimiz bitirildi ve selam sabah kesildi.

Kuşlar cıvıl cıvıldı.

Şimdi bodur bırakılan, her yeri budanan dalsız yeşilsiz ağaçlarda kuş mu kalır?

Şimdi bunlara hasretler bu yazdıklarımızı evvel zaman içinde gibi alırlar ancak bilsinler ki, daha o zamanlar gelmedi.

Çünkü el birliği ile yapay cennetler yaratarak gerçeklikten bir o kadar da uzaklaşıyoruz.

Örfümüzü, adedimizi unutmadan, yeşili ezip geçmeden, modernlik adı altında kendi hapishanelerimizi yaratmadan yaşayalım istiyorum ama gördüklerim de beni üzüyor.

*

Şehirleşme kültürü adı altında her yer alışveriş merkezi olmamalı, her yer plaza, her yer beton konutlar olmamalı.

Acıdır ki, parklarımız az olmasına karşın onlar da beton yığını gibiler.

Yeşili yok olan kentlerimizin siluetine bir bakın.

O siluet yalnızlık kokuyor…

O siluet yoksunluk kokuyor…

O siluet güvensizlik kokuyor…

Dikkat!

Görecekleriniz daha işin başı.

Dip notlar;

Fransız balkonları…

Apartmanlar da yeni sistem Fransız balkonu.

Bir apartman, bir apartman, bir balkon, bir balkon sormayın.

Bir zamanlar ağaçların bol olduğu her yere yerel değişle ‘apartumanlar’ dikildi.

Sonra bu ‘apartumanlar’ın zamanla balkonları kapatıldı.

Balkonlar içeri alındı.

Cam çerçeve ile donatıldı. Demir ile örüldü.

Gel zaman git zaman bu binalar eskidi diye yerine yeni binalar dikildi.

Dar küçük bir bölgeye kentliyi hapsetmek gibi gelir bana hep bu projeler.

Neyse; işte şimdi o binalara bir bakın.

Yeni moda olan şu Fransız balkon modellerini biliyorsunuzdur.

İşte o binaların birçoğu artık bu tür balkon ile donatılıyor.

Yani moda bu artık.

Hoş, ‘bir damlacık evlere mahkûmuz, balkonsuz olmaya da alışırız’ diyenlerdenseniz demek ki siz dayatılan her şeye evet diyenlerdensiniz…

Siz de modaya uyar, çıkıp sadece ayakta bir çay içersiniz olmadı.

Eskiden…

Anımsıyorum.

Eskiyi anımsıyorum özümde.

Sonra yeniye dönüyorum.

Karşılaştırma bazılarına göre yapılmaması gereken, olanı kabullenmek ise olması gereken ama, ben dayanamıyorum.

Ülkemizde zanaatkâr ve sanatçı yetiştirme bitti mi?

Düşünüyorum. Bitti.

Tarım bitme noktasında mı?

Çoktan evet.

Eski tüccarlık kaldı mı?

Hayır.

Sonra düşünüyorum.

Anlaşılan biz her şeyde güdük kaldık, eksik kaldık, mecbur kaldık.

Bize diretilen bu yol.

İşte bu nedenle üzülüyorum.

Zamanında esnafımız da vardı bizim.

Küçük bakkallarımız vardı.

Terzimiz, berberimiz, tamircimiz. Zamanında ülkemizdeki azınlıkların ön saflarda yer aldığı birtakım zanaatkârlıklar da olmasa yandık.

Şimdilerde ise, büyük alışveriş merkezlerinin altında büyük dükkânlar ile hizmetler çoğaldı.

Yüz yüze değil, barkotla iş görür olduk.

Ne acı.

Mutlu kalın…


Fıkra;

Bir gün Nasreddin Hoca'yı siyah elbiseleriyle görenler:

- "Ne oldu Hoca Efendi" demişler, "Bu gün karalar giymişsin?"

- "Oğlumun babası öldü de ..." demiş Hoca, "O'nun yasını tutuyorum."

Günün sözü;

Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner? Mevlana

 

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@