11.06.2016, 21:00

Bilmeli insanoğlu...

Farkındalık kazanabilmeli şu garip insanoğlu...

Bilmeli...

Tanımalı...

Hem kendini, hem de insanlığı tanıyabilmeli artık.

Tanımaya gayret etmeli insan, doğasını ve dahi tabiatını.

Hem kendi tabiatını, hem çevremiz dediğimiz tabiatını.

*

 

Kendini iyi bilmeli.

Hayatı bilmekle kalmayıp, daha nasıl güzelleştirebilirim diye düşünebilmeli.

Gidişatını kestiremediği dünyasında sıkışıp kalmamalı ve daim ileriyi keşfe çıkmalı.

Ve aynı zamanda da, kendini bildiği gibi başkalarına da kendini bildirebilmeli.

Fark edebilmeli...

Fark edilebilmeli.

 

*

Ve fark edebildiği dünyasını koruyabilmeli.

Aslında nasıl da güzelleşebileceğini, ya da tam tersi çirkinleşebileceğini bilmeli.

Vahşi olduğunu, nasıl da yeşili katledebildiğini görmeli...

Nasıl da savaşı körükleyebildiğini...

Nasıl da sevmek ile meşgul olmak varken, nefreti içine doldurabildiğini fark edebilmeli...

*

Koca dünyaya sığamayarak ezip geçebildiğini...

Hor görebildiğini kendinden olmayanı...

Cennet için başka canları perişan edebileceğini görmeli.

Bir avuç toprak ile bir zaman gelip buluşacağını hesap edebilmeli.

Ve en önemlisi, bu dünyanın her bir köşesinin aslında bir cennet olduğunu fark edebilmeli.

Bilebilmeli...

Anlayabilmeli ve anlatabilmeli.

*

Ve en önemlisi ise, ‘sevebilmeli’ insanlık...

Sevgiyi yaşayabilmeli.

İşte o zaman ‘gerçek insan’ olur insanoğlu.

Ah alırsan ah ile, vah alırsan vah ile, gül alırsan gül ile gidebileceğini bilebilmeli.

Zenginliğin gerçek gönül zenginliği olduğunu bilebilmeli ve dahi fakirliğin isyan olmadığını.

 

*

Ancak bilen var mı?

Yok...

Bildiren var mı?

Az...

Az kişiler insanlığı etkileyebilir mi?

Tabii ki evet.

Nasıl bozuk bir incir bütün torbadaki incirleri bozabilirse, doğru bir insan, bozulmuş zihinleri de tamir edebilir.

*

Bir de bilin ki gelip geçen gündür.

Kaç gün ola önemli değil.

Gönül kırdınız mı?

Siz ona bakın. Yoksa geçmez günler.

Bu kısa zamanlar içinde, kısa güzellikler sunulmuşsa bize neden değiştiririz ki nefretle yerini bilemedim, çözemedim, anlayamadım.

*
 

Aşık Yunus’a kulak verelim. Der ki;

“Dünya’ya gelen göçer.

Bir bir şerbetin içer.

Bu bir köprüdür geçer.

Cahiller bunu bilmez.

Gelin tanış olalım.

İşi kolay kılalım.

Sevelim sevilelim.

Dünya kimseye kalmaz.”

*

Bir yandan da Ömer Hayyam’a kulak verelim der ki;

Eğer her şeyini kaybetmişsen ve cebinde bir ekmek alacak kadar paran kalmışsa, git kendine bir demet menekşe al ve ruhunu besle.

Bu dünya kimseye kalmayacaksa, ruhumuzu beslemekse ana amaç, nasıl ola ki savaşlarla, çatışmalarla, nefretlerle donanmayı, kuşanmayı seçeriz.

Şu kısa alemin ‘savaşı’ uğruna heba ettiklerimiz var el birliği ile. Tam da bu seçim içinde.

Yok ettiğimiz sevgilerimiz var...

Geleceğimiz var...

Çocuklarımız var...

Ve insanlık adına tüm güzelliklerimiz var...

*

İnsanoğlu bilmeli, velhasıl bilmeli.

Kendini bilmeli, kendinden olmayanın olmadığını bilmeli...

 

 

 

Dip not;

 

İyilik’ ve ‘Kötülük’...

 

Bir varmış bir yokmuş. ‘İyilik’ ve ‘Kötülük’ adında iki kişi varmış. Bunlardan biri sürekli iyilik yapma gayretinde, öteki kötülük yapma gayretindeymiş.

Bir gün çalışmak için erzaklarıyla düşmüşler yola.

Dere tepe giderken karınları acıkmış.

Kötülük demiş ki; “Ya İyilik senin ekmeği yiyelim”

O da tabii hep iyilik yapma peşinde; “ İyi ya yiyelim buyur komşu” demiş.

Bir miktar yedikten sonra yola devam. Ve yine karınları acıkmış. Ve bu sefer İyilik demiş ki;

“E komşu getir de acık şurada senin ekmeği de yiyelim.”

Kötülük; “Ben yedirmem ekmeğimden” demiş.

“Ben sana ekmeğimi yedirdim, sen neden yedirmiyorsun?”

“Karşılıksız vermem” diyerek iyiliğin bir gözünü istemiş.

“Etme komşu yapma!” Kötülük insafa gelecek gibi değil.

İyilik mecbur vermiş gözünün birini.Tekrar düşmüşler yola ama son belli.

Acıkan İyilik ‘kalan ekmekten bir parça ver’ demez mi?

Cevap aynı;

“Vermem. Diğer gözünü de isterim.”

“Yahu yapma etme. Nasıl giderim kör.”

Kötülük; “Ben götürürüm seni” diyerek diğer gözünü de çıkardığı gibi, bir dere kenarında, palamut ağacının altında arkadaşını bir başına bırakmış, ‘hadi bana eyvallah” diyerek çekmiş gitmiş.

Ağlayan sızlayan İyilik; “Kurt, kuş gelir parçalar beni” diyerek palamut ağacına tırmanmış.

Ve gecenin yarısı ağacın altına gelen cinler başlamışlar sohbete.

“Falan köy susuzluktan kırılıyor. Tepedeki kayanın altında su var bilen yok!”

“Filan padişahın gözü kör. Bensiz kara koyunun kanını sürse açılacak gözleri bilen yok!”

“O kör padişahın sarayının tarlasında bir külçe altın var bilen yok!” demişler gitmişler.

Bunları duyan İyilik dereye iner zor bela susuz köye varır ve “Köyün tepesindeki kayanın altında su var” diye koşar yardıma.

“Allah gönderdi seni” diyerek suyu bulan köylüler hemen; “Bir dileğin var mı?” diye sorarlar.

“Bensiz kara koyunu kesin, kanını bana verin” diyerek kendi gözlerini de kanla açan İyilik, padişaha doğru hızla yola koyulur.

“Ben padişahı iyi etmeye geldim” diyerek elindeki kanı sürüveriyor gözlerine padişahın.

Gözleri açılan padişah sevinçten;

“Aman ne istersen vereyim.”

“Sarayının arkasındaki tarlayı isterim” der İyilik.

Tarlayı alır. Altınları bulur, yaptırdığı büyük evde zahmetsiz bir hayata adım atar.

Gel, git bir gün kapısı çalar İyiliğin. Bir de bakar ki kendini kör eden Kötülük dileniyor kapısında.

Acıyıp içeri alır ve dayanamayıp faydalansın diye anlatır ağaç üstünde yaşadıklarını arkadaşına.

Ve Kötülük;

“Eksiğim ne ondan, ben de gideyim oraya” diyerek dere kenarındaki palamut ağacına saklanıp cinlerin gelmesini bekler.

Cinler gelir.

Başlarlar hayıflanmaya.

“Köyde şu kayada su var dedik, çıkardılar, bunu kimse bilmiyordu!”

“Padişahının gözü kör iken açıldı. Kimse bilmiyordu şifasını!”

“Külçeyi de çıkardılar!”

“Bizi burada bir dinleyen var! Arayın!” diyerek bulurlar ağaçta saklananı.

“Demek sendin duyan, yayan” diyerek verirler cezasını.

*

Demek ki, bu masala masal gözüyle bakmamak gerek. İbret almak gerek.

İyilik yap, daim bul iyilik.

Kötülük yaptığında ise bil ki sana ne yapar eder geri gelir yaptığın kötülük...

Kıssadan hisse anlayana.

 

Fıkra;

Bir gün Nasrettin Hoca kedisini dere kenarında yıkıyor.

Oradan geçen bir köylü ise Nasrettin Hoca’ya sormuş;

“Hoca sen bu kediyi yıkıyorsun ama iyi de bu kedi ölmez mi?”

Hoca:

“Ölmez ona bir şey olmaz” demiş.

Daha sonra köylü gitmiş. Nasrettin Hoca yıkamaya devam etmiş. Bir de bakmış ki kedi elinde ölmüş. Köylü tekrar Nasrettin Hoca’nın yanından geçer iken sormuş;

“Hoca hoca ben sana ne dedim. Bu kedi yıkarken ölür dememiş miydim?”

Hocada bu lafın altında kalır mı? Yapıştırmış cevabı.

“Ben yıkarken ölmedi ki, sıkarken öldü.”

 

Günün sözü; "Güneşin, denizlerin, rüzgarların enerjisinden yararlanabiliriz. Ancak, insanoğlunun sevginin enerjisinden yararlanmayı öğrendiği gün, ateşin keşfedildiği gün kadar önemli olacak."

Paulo Coelho

 

 

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@