bu toprak babamındı eskiden

ama bugün temmuz

topraktan gelmiş insanlar bakıyor uzaktan...

Uzun İzmir yıllarının ardından hayata epeyce bir zamandır Denizli’den ses veren Derya Çolpan, son şiir kitabı “Ölü Toprağı”nın1 ilk dizelerinde, son yıllarımızda hepten katlanılmaz olan büyük ağrımızın altını böyle çiziyor. Ve ekliyor:

...suyu içtim ya ateş oldum,

ateşe ısındım ya toprak oldum

toprağa büründüm ya insan oldum...

Kan ve gözyaşının içinden geçerek toz toprağa belenip çok geçmeden “toprağa büründüğümüz” yılların böylesine uzağına savrulacağımızı, “bildiğimiz dalı (hem de hoyratça) kesmeye” duracağımızı şair söylemeden de bilmek/ fark etmek bu denli zor ve uzak olmasa gerek.

kose foto

***

Toprağa bakarken gözlerimizi kaçırdığımız” şu günlerde yalnızca bir önderin değil, “bir insan”ın, “içimizden biri”nin öyküsü olarak izlediğimiz “Kemâl”, yarattığı heyecan, verdiği umuttan öte kederlendirdi hüzünlü bir kasım gecesi Muzaffer İzgü Salonunu dolduranları. Çünkü yüzleşmeydi Pınar Ayhan’ın özenle, incelikle, sevgiyle sahneye taşıdığı müzikal. Çünkü yitirdiklerimizin, ellerimizden kayıp gidenlerin (ya da her birinin yerine yalanlar verilerek hoyratça alınanların) yeniden anımsatılmasıydı. Çünkü sustuklarımızdı, “keşke”lerimizdi, daha birçok şeydi. Çünkü aradan geçen seksen üç yılda topraktan ayrı düşmelerimizin de öyküsüydü.

Bilmece gibi oldu değil mi şu okuduklarınız?

Salondan verelim öyleyse haberi:

***

Atatürk’ün, anısı güzeller arasındaki o büyük yerini alışının seksen üçüncü yılında düzenlenen anma etkinliklerinden birinde, Karabağlar Belediyesi Muzaffer İzgü Salonunda, birçok sanat disiplininin iç içe geçtiği başarılı müzikal belgeselde iki saati aşkın süreyle nefeslerimizi tutuşumuz boşuna değildi. Bu son derece yerinde etkinlik kararı dolayısıyla Belediye Başkanı Muhittin Selvitopu ve ekibine de teşekkürümüz var.

Yapımdaki emeğini sahne yönetimiyle taçlandıran Mehmet Sühan Ayhan, müzikteki başarılı eş güdümünü piyano başında da gösteren Evren Kalaycıoğlu, viyolonselde Zeynep Aslı Gültekin, kemanda Ayşe Özge Erdem, klarnette Ekrem Öztan, bağlamada Ulaş Koray Gökben, vurmalılarda Erdinç Aktuğ, dansıyla Tolga Aktekin, ses ve teknik yönetimde en küçük aksaklığa meydan vermeyen Uzay Özhan-Delta Müzik; Pınar Ayhan’ın başarılı yorumunda, bir an olsun düşmeyen temposunda, yüreğinde hissederek anlattığı “öykü” kadar etkiliydiler.

İlkokul sıralarından başlayıp yaşam boyu, Atatürk hakkında yazılan her şeyi okuyanlarımızın bile bilmediği/ ilk kez duyduğu gerçeklere, belli ki sevgiyle yürütülen titiz ve uzun erimli bir çabayla ulaşmıştı ekip. Kurguda tutturulan eksiltili anlatımsa bir kısa öykü tadına erişen yapıtın son noktasına değin merakla izlenmesinde, sanatçının yalın ve içtenlikli oyununu da bütünleyen önemli bir etkendi.

Ne ki müzikal belgeselin can alıcı yeri, anlatının doruğa vardığı nokta, Gazi Çiftliğinin (sonra Atatürk Orman Çiftliği, şimdi?...) kuruluş sürecine denk, Atatürk’ün açılışını yaptığı son kuruluş olan Nazilli Basma Fabrikasının öyküsüydü. O gün salonda o fabrikanın/ ya da çiftliğin (son) çalışanlarından biri olarak yer alsaydınız öyle sanıyorum ki sizin de “büründüğümüz toprağı” çok mu kolay teslim ettik hesaplaşmasıyla uykunuz kaçardı.

Şekerini tuzunu, ununu bezini, cümle yiyeceğini kendi toprağından kendi emeğiyle üreten bir halkın hiç de uzun sayılmayacak bir zaman diliminde “yalanla beslenip” toprağın ırağında (belki de yanı başında) durmaksızın büyüyen ekmeksizler ordusuna boynu bükük asker oluşunun bir açıklaması illa ki vardır. Onu da bize en sahici yerinden olsa olsa edebiyat söyler, tıpkı Mustafa Kemal’e neyi nasıl başaracağını -ötekilerin yanı sıra- Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde2 adlı unutulmaz seyahatnamesinin fısıldadığı gibi.

Evet, er ya da geç, fark ediyoruz ki “kâğıda bakarken ormanı kaçırıyor insan” çok geçmeden de “toprağa bakarken gözlerini...3

***

Ne dersiniz; cebimizde Derya Çolpan’ın “Ölü Toprağı”, çantamızda Reşat Nuri’nin “Anadolu Notları”, başımızın üstünde Nâzım’ın “Kuvayı Milliye Destanı” (Haklısınız, tıpkı Mustafa Kemal’in kurtuluştan sonra 1927’de, ilk kez İstanbul’a giderken yaptığı gibi, birkaç cephane sandığı dolusu kitap olmalı yedeğimizde.); ayaklarımız toprağa basarak “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” yeniden dolaşmanın vaktidir.

.....................................

1 Ölü Toprağı, Derya Çolpan, şiir, Pikaresk Yayınevi, 2020, İzmir

2 Türkçede ilk basılış: 1923 (Çeviri: Ali Haydar Taner)

3 Derya Çolpan, agy