09.05.2014, 21:00

Bir günümüzde değil her günümüzde...

Her yıl Mayıs ayı geldiğinde ikinci haftasını dört gözle bekleriz...

Pazar sabahı içimizde bir heyecan, bir heyecan...

Sevdiğimiz annelerimize özel şeyler yaşattığımız an gelir...

Sevgimizi bir kez daha gösterdiğimiz gün gelir...

Hoş her gün, her an heyecan, her an özel hissedilmek daha bir başka olsa gerek...

*

Peki biliyor musunuz ki anneler günü nereden çıkmış ve günümüze kadar süregelmiştir ?
Amerikalı genç Jarvis...

Annesinin vefatı onda yıkım yaratırken, ruhunda yaşadığı acıyı atlatmak için her yolu denemiş, ancak annesinin yerini hiçbir şeyle dolduramamış.

Her sene annesinin ölüm yıl dönümü geldiğinde eşsiz bir acı duyar Jarvis...

Yine annesinin bir ölüm yıl dönümünde, yani Mayıs Ayı’nın ikinci Pazar günü etrafındaki herkesi bir araya getirir...

Derki; ” Bu günün anneler günü olmasını çok istiyorum ve Anneler Günü adıyla her yıl kutlanmasını, kabul edermisiniz?’’

Ve tohum orda atılır...

Ve başlar düşüncenin gelişimi...

Ve başlar kabul görüş...

Artık her Mayıs ayının ikinci Pazar günü ‘Anneler Günü’dür...

*

Hikaye bu...

Belki acı sonuçlar neticesinde doğdu bu gün, ancak bir değeri de hafızalara kazımamızı sağladı...

Şu anda olduğu gibi ticari değildi hiç bir şey o zamanlar...

Sadece sevgiyi sunmaktı...

Özü de bu zaten...
Ben ise acılarla yoğrulmamamız gerektiğine inanıyorum...

Ölümün korkunç bir gerçek olarak kabul görülmesinin yarattığı üzüntüyle bir anneler gününün ortaya çıkmasını açıkça istemezdim...

Neden mi?

Hep keşkeler hayatımızı sardığı için...

Hep kaybettiklerimizin ardından ağıt yaktığımız için...

Hep yitip gidenlerin kıymetini yaşarken bilmediğimiz, onları kaybettiğimizde anladığımız için...

*

Oysa...

Sevgi tohumlarını içinde iyice yerleştirmiş güzel insan her şeyin değerini daha yaşarken bilir...

Bir güneşin...

Bir ağacın...

Bir fidanın...

Bir yaprağın...

Bir annenin, babanın, kardeşin...

‘Bir günümüzde değil her günümüzde’ annemizin bizimle olması dünyada ki en büyük şansımız...

Onları saf sevgimizle seviyoruz.

Bütün acılar üstlerine geldiğinde göğüs geren duruşlarını seviyoruz...

Merhametlerini...

Fedakârlıklarını...

Ellerini üzerimizde tutarken ki şefkatlerini...

Her seslenişimizde coşmalarını...

Karşılıksız sevgi saçmalarını...

Nereye gidersek gidelim açılan şemsiye misali kollarını, korumalarını...

Gücümüze güç katmalarını, umudumuza umut katmalarını, hayat ışığımız olmalarını seviyoruz...

Sevgi, sabır ve güzellik tarif edişlerini, ne kadar büyürsek büyüyelim, her zaman ‘küçük bebeğim’ diyerek bizi sarmalarını seviyoruz...

*

Dilimizde ki ve beynimizde ki en güzel kelime onlar...

Sınırsız bir sevgi, en aziz varlığımız...

Her zaman annemizin karşısında masum ve sevgiye muhtaç bir çocuk ruhuyla dururuz...

Dertleşiriz...

Bizi tanıyandır, sarılandır...

Bizimki tanrısal bir sevgi biliyorsunuz değil mi?

Değeri biçilemeyen annelerimizin ‘Anneler günü’nü kalbimden kutlarım...





Dip notlar;



Nasıl kıydınız?

25- 30 yıllık çam ağaçları kamu yararına kesildi...

Nerede mi?

Denizli'nin Acıpayam ilçesinde Özel İdare Sokağı'nda...

Kim kestirdi...

Acıpayam Belediyesi...

Neden?

‘Kamu yararı’ imiş…

Neden?

Ağaçların dalları tehlike oluşturuyormuş, kaldırımları daraltıyorlarmış...

Neden?

Esnaf ve bina sahiplerinin isteği üzerineymiş...

Cadde üzerinde ki esnaflardan sık sık şikâyetler alıyorlarmış...

Ağaçların dalları eğriymiş, cadde darmış, araçlar giremiyorlarmış...

Çam ağacı yerine Acıpayam'ın iklimine uygun ağaçlar dikeceklermiş...

Budayın anladık da, kökünden kesmek ne oluyor?

4 değil bir tane kesmiş olsanız bile bir ‘can’a kıydınız demektir...

25 – 30 yıllık çam ağaçlarını kamu yararına kesenlere sesleniyorum...

Bir ağacın yetişmesini kendi çocukları ile eş değer görmeyen esnaf ve bina sahiplerine sesleniyorum...

Çocukların can güvenliğini sağladık diyen ve bir ağacı çocukla özdeşleştiremeyenlere sesleniyorum,

Gölgeleneceğiniz bir ağaç dalı kalmadığında o binalarınız sizi kurtarmayacak...

Sizin gibiler yüzünden kuraklığa doğru ilerliyoruz...

‘Zayıflama’da son dönem...

Zayıflamak için bıçak altına yatmak... Sanırım en son çarelerden biri...

Ancak günümüzde zayıflamak için bıçak altına yatanların sayısı hızla artmakta...

Sağlık Bakanlığı'nın raporuna göre, 2008'e kadar yaklaşık 2 bin civarındaki olan obezite ameliyatları 2011-2012 yılları arasında iki katına ulaştı...

Ve 2014 yılında ise bu rakamlar hızla artmakta...

Rapora göre, Türkiye'de obezite ameliyatlarının yanısıra, cerrahların sayısında da önemli artış var.

Hormonlu, katkılı, jelâtinli, albenisi yüksek paketli yiyeceklerin tüketimi bu hızla alınmaya devam edilirse geleceğimizden endişeliyim...

Çağımızın hastalığı ‘obezite’ için cerrahi müdahaleye gelebildiysek, durum hiç de aç açıcı değil demektir bilginize...

Kışı bitirdik, baharı getirdik, nezle ve gribi bitiremedik...

Kış bitti, baharı karşıladık ancak, nezle, grip sağlığımızı etkilemeye devam ediyor ne yazık ki...

İlkbahar aylarında solunum yolu enfeksiyonları çok sık görüldüğü için, lütfen bademcik iltihabı ile karıştırarak antibiyotik kullanımını hanenize almayın...

Zaten Türkiye’nin büyük derdi olan gereksiz antibiyotik kullanımı yüzünden hastalıklarla baş edilemez oldu...

Günümüzde, virüslerin neden olduğu bir hastalık olan soğuk algınlığının (basit nezle) özgün bir tedavisi bulunmuyor bildiğiniz gibi...

Soğuk algınlığını kısa sürede atlatmak istiyorsanız küçük bir öneri sunmak isterim...

Tıkanan burun, tuzlu ve karbonatlı su ile yıkandığında sizi rahatlatacaktır...

Mutlu kalın...




Fıkra;

Temel ile Fadime ‘Rusça’ dil kursuna yazılmışlar, Bunu öğrenen meraklılar sormuşlar:
-"Ula Temel, niçun inciluzce kursina deyilde rusca kursuna gidiysun da!"
-"Bir rus bebek evlat edinduk da, uşak konuşmaya başlayinca nasil anlaşacağuz da!"



Günün sözü;

İnsan yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman hürriyete kavuşur. Dostoyevski...

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@