Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Barış Dinç ve eserlerine değindi.

Öyle insanlar vardır ki, esas şahsiyetlerinden çok dimağımızda bıraktıkları giz nedeniyle hayatımıza tesir ederler.

Bu, bahçesinde iki çınar ağacı bulunan, kışları sakin, kirli sarı duvarlarında semt takımlarının resimlerinin yanında birkaç kanvas tablonun asılı durduğu küçük bir mahalle kahvesiydi. İçeride aşağı yukarı on kadar masa vardı. Kapı girişindeki bir cam altı besmele hat yazısını bir gece önce rüzgâr öyle bir savurmuştu ki, çerçeve yerinden geriye kirli bir safiha izinden başka bir şey kalmamıştı. Kahvenin ortasında yaldız boyalı büyük bir sac soba kapağından kırmızı turuncu alevler saçarak yanmaktaydı. Gündüzleri işsizler, öğrenciler, emekliler; akşamları da memurlar ile fabrika işçileri burada toplanır, gece yarılarına kadar ölümlerden, harplerden, dünya meselelerinden konuşurlardı. Müşterilerinin bir kısmı bir köşede sessizce kâğıt, tavla oynarlar; daha bitirim delikanlılar o gece gözlerine kestirdikleri takım elbiseli, potinleri boyalı, tek eğlencesi akşamları bu kahvede bir bardak adaçayı içmek olan bir zabıt kâtibini yalancıktan elli bire davet eder, adamcağıza aklının ermeyeceği türlü hile ve oyunlarla bütün gece kakao ısmarlatıp dururlardı.

Kahveci Asım altmış yaşlarında, kırpık bıyıklı, kel kafalı bir adamdı. Karısının beşinci kızı doğurduğu bir gece Niyazi’nin meyhanesinde iyice sarhoşlandıktan sonra soluğu Kanlıcalı Melahat’in verandasında almış, pencereyi hafif ittirmesiyle bir anda kendini Melahat’in vanilya, gül, yasemin kokulu yatağında bulmuştu. İki orta şekerli kahveyi çırağıyla eski belediye reisinin yazıhanesine yolladıktan sonra söylenmeye başladı:

bir kadın ikinci yenigün

(Desen: Murteza Albayrak)

“Şu Reis Bey de amma antika adam yahu!”

Çengel bulmacaya dalmış emekli mal müdürü Şevket Altan lafı üstüne alındı. Yakın gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirerek:

“O neden be?”

“Baksana, ne zaman genel merkezden misafiri gelse kahveyi çırakla göndermemi tembihliyor. Ulan gören de eski belediye reisi değil de reisi cumhur zanneder.”

Şevket Altan, bu lakırdıyı tahkir eden bir manayla gülümsedi:

“Belli ki siyasi rakiplerinin ağzına laf vermekten sakınıyor. Neme lazım, yerin kulağı var.”

“Yerin kulağı varsa duysun biraderim, biz de burada kırk yıllık esnafız. Biz ona buna laf mı taşıyoruz, ihbarcılık mı ediyoruz yani? İstediği kadar toplantılar yapsın bir daha seçilebilir mi o entrikacı be!”

Bakkal Kerim’in oğlu Süleyman, kalabalık içindeki münakaşalarda heyecanlandığından mı yoksa tabiattan mı dili biraz kekeme, suratı çiçek bozuğu bir oğlan:

“Şevket Amca doğru söylüyor. Geçen seçimde eski belediye reisine çalışanlar bu seçimde diğer adayın partisinden aza olmuşlar. Hatta Kozanlı Arif’in yazıhanesini seçim bürosu niyetine kullanmak için mülki amirle görüşüyorlarmış.”

Kahveci Asım, istikametinden hiç de memnun olmadığı mükâlemeyi parti muhabbetinin dışına çekmek maksadıyla yoldan geçen bir adama seslendi:

Komil’in Atı Komil’in Atı

“Hey Cemal Kaptan, çiğneyip geçeceksin misin be! Buyur bir çayımızı iç.”

Dışarıdan uzun boylu, geniş omuzlu, çember sakallı, pardösülü bir adam suratında yarı mütebessim bir ifadeyle kahveye doğru seyirtti. Kahveci Asım adam daha oturmadan çayını masaya bıraktı:

“Hoş geldin kaptan. Nasıldı bugün balık?”

“Hay Allah razı olsun şu denizden. En aşağı üç ton kolyoz topladık. Görseniz, bizim menekşeli ırıp kımıl kımıl gümüşe kesti. Deniz ne bereket yahu! Ondan ala ferahlık mı var be? İçinden al alabildiğini... Nasılsa yarın yine bütün cevherlerini açacak, kolyozdan, istavritten teşekkül mayi çarşaftan kımıl kımıl cennetini önümüze serecek... Karada insan insanın şeytanı...”

Kahveci Asım hemen lafa atladı: “Bak onu doğru dedin işte. Sen açıklarda kendine insandan hali, kâinatın melun simasından, sıkıntılarından müstakil, daha müstesna bir imparatorluk yaratmışsın. Bütün mücrimler, fenalıklar karada biraderim…”

Kahveci Asım çay kazanına ikinci parti suyu çektikten sonra iki adam bir müddet tavla muhabbetine daldılar. On dakika kahve iç tertibini kendi saikleriyle sağlayan namuslu, gürültüsüz bir meclis halini alıverdi.

Sessizliği bozan bir köşede kendi halinde tütün saran Manav Tevfik oldu:

“Hey, şu gidene bakın!”

Oturanlarının en yenisi yirmi senelik olan bir mahallede yabancı bir simaya rast gelmek nazarıitibara alınacak bir şeydir. İçeridekilerin hepsi birden karşı kaldırımda yürüyene doğru döndüler.

Bu, yirmi beş yaşlarında, uzun boylu, alımlı, görüntüsü en mülayim, en filozof adamı dahi vecde sürükleyecek cinsten pek güzel bir kadındı. Köşeli, keskin, açık tenli bir yüzü, genişçe bir alnı, bakır fiyonklu kurdeleyle bağlı bal rengi saçları, kaşlarının altına düşen upuzun kâkülleri vardı. Dudakları yeni öpülmüş bir genç kızın dudakları kadar taze, nemli, bir Merlot şarabı kadar kırmızıydı. Sırtına dar boğazlı, gri, ajur tarzı bir balıkçı yaka kazak giymişti. Kazağın altında, hani biraz ihtiyatsızlık etmek lazım gelse zihnin tüm mahremiyetlerini teşhir eden iki hoş kabarıklık hemen göze çarpıyordu. Bir Çerkez kızı olması pek muhtemeldi. Nasıl anlaşılır diyeceksiniz. Gözlerinden tabii… Bunlar simsiyah, dirayetli, sıkıntıyı da saadeti de aynı zihinsel muvazenede karşılayabilen imtiyaz sahibi bir ruhun malik olabileceği kocaman gözlerdi. Kirpikleri diplerinden kıvrık, koyu ve hacimliydiler.

Manav Tevfik daha evvel varlığı kıymetten kesilmiş bir mücevheratın kadirbilir ilk sahibi bir tavırla atıldı:

“Ulan karıya bak be, Sophia Loren gibi.”

Şevket Altan bu teşbihi gençlik ihtiraslarına yöneltilmiş bir mukayese telakki etmiş gibi:

“Yok Brigitte Bardot anasını satayım. Kalıbımı basarım mahallenin uğursuz aftoslarından biridir. Adını çıkaracaklar semtin…”

Cemal Kaptan söz aldı:

“Bu mahallede şu pilici düşürecek çapta delikanlı nerde be? Varsa gelsin, attığı her fişeğe karşılık yüz papel vereceğim…”

Manav Tevfik, aklına müthiş birtakım ihtimaller gelmiş insanların heyecanıyla:

“Sakın Suruçlu Remzi’nin kapatması olmasın. Hani seneler evvel yine böyle taze bir kapatmaya Fatih’te ev açmıştı da karı üç ay sonra evi de Suruçlu’yu da bırakıp kaçmıştı…”

Kahveci Asım bu ihtimali fikri melekeleri pek düşük bir adamın kulağa hiç de mütekâmil gelmeyen, itibarsız lakırdıları olarak aldı:

“Suruçlu Remzi bu karıyı artık rüyasında bile göremez. Ulan o dediğin on beş sene evveldi be. Adam şimdi en aşağı seksen yaşındadır… Bana kalırsa bu karı fena işlerin erbabıdır. Görmediniz mi kalçayı nasıl sağa sola sallıyor. Kurulu saatin pandülü gibi be, milim şaşma yok. Olsa olsa birinin sermayesidir…”

Kadının nereli olduğu, kim olduğu, nerden geldiği bir müddet daha kahve meclisinde konuşuldu. Mesele akşam ezanından sonra kahveye düşen Merkez Camii cemaatiyle işlerinden çıkıp gelenlere de anlatıldı. Gece yarısına kadar herkes kendi itikadına göre kadına bir hüviyet vermek; şuurunda sakladığı muzlim ihtiraslara, arzulara göre bir şahsiyet yüklemek hülyasına daldı. Bekçi Kasım’ın kırmızı karanfil rengi düdüğünü öttürmesiyle içeridekiler, bu kadına en ufak bir fenalık edebileceklerini akıllarına getirmeden, sessizce evlerine dağıldılar.

(Genç yazarın Pikaresk Yayınları tarafından yayımlanan “Sırma” adlı ilk kitabından alınmıştır.)

Barış Dinç

1993’te Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunu. Adana’da yaşıyor. “Sırma” adlı öyküsü 2019 Yılın Yazarı Nezihe Meriç Öykü Ödülü Seçkisi’nde yer aldı. Öykülerini bu adla kitaplaştırdı. Genç yazarın ilk kitabı, geçtiğimiz günlerde Pikaresk Yayınevi tarafından yayımlanarak okurla buluştu.

ikinci sayfa baris