Altay Ömer Erdoğan'ın 23 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Bir yerlerde fırtına takvimi olacak, oraya bakmalı… neyin nesi şimdi bu... adamı atının üstünden alıp götüren cinsinden bir rüzgâr var.

Nisan geldi ama ortalık birdenbire yine buz, kış neyi unuttuysa onu almaya gelmiş geri,  aman, alsın… gözümüz yok!

Balkonun kapısı açıldı, baktım ablam, yataktan nasıl kalktıysa öyle çıkmış dışarı. “Üstüne bir şey alsana, çarpılacaksın,” diyorum, sağa sola bakınıp ürperiyor. “Ne olmuş buna böyle,” diyor, “dün yaz gibiydi…” çizgilerle dolu yüzünde üzüntü mü sevinç mi, yoksa yarısı üzüntü yarısı sevinç mi belli olmayan şaşkınlığa benzer, gülümseme gibi bir şey  dolaşıyor. “Özcan’ın düğününde de aynı böyle soğuk olmuştu, fırtına çıkmıştı,” diyor. Yüzüne merakla bakıyorum…  gerçekten doğru söylüyor, sorması ayıp olmasın gibisinden, “Özcan kim,” diyorum… sessizlik…

“Düğünü ne zaman oldu?”

Sessizlik.

Tanıdık bir gecekondu mahallesinde buz gibi bir havada keskin esen rüzgârın önünde bir oraya bir buraya savrulan sarı ampullerin ışığında bağıran çocukların sandalyeleri devirerek sağa sola koşuştuğu adet yerini bulsun diye yapılan bir düğünün sesleri savruluyor kulaklarımda.

Keşke sormasaydım, öyle kalsaydı… yüzündeki aydınlık gidiyor. Bir şey daha söyleyecek gibi oluyor, açıklama yapacak herhalde diyorum, hani o düğün, (o düğün) ne zaman oldu, Özcan kim gibisinden; (Özcan kim) ama… uygun sözcük bulamıyor sanki. Yutkunuyor…  Bazen olur böyle, dilinin ucuna kadar gelen…  beklenmedik şekilde uçup gider…  gidiş o gidiş… yalanmış denir  böyle kayıp gidene… öyle midir, yalan mıdır gerçekten, kim bilebilir, niye yalan olsun canım. Dile gelemeyen şeyler de vardır… bakarsın, bir yerden sonra dil çaresiz kalır. İnsanlık hali. Dilin çaresiz kaldığı durumlar da vardır. Ne yaparsın o zaman, böyle yutkunursun işte…

Uygun sözcüğü bulmak her zaman mümkün olmuyor. Bence sözcükler, içimizden geçenleri, dilin yardımıyla önce bizim anlayabileceğimiz şekle sokuyor ve sonra da kılıktan kılığa girmeye başlıyorlar. Bir sözden ötekine açılan gizli geçitler var. Yanıp sönüyorlar. Uygun sözcük ânında değişiyor. Şimdi uygun olan bakmışsın biraz sonra uygun değil. Ablam uygun sözcüğü aklında tutamadı, sustu.

oykuu

Yalnızken aklıma parlak cümleler  geliyor bazen, onları  şöyle bir evirip çeviriyorum… yerlerini değiştiriyorum, sözcüklerin yeri değiştikçe başka şeyler çıkıyor içlerinden. Bir çeşit oyun yani. Oyun kuruyorsun. Dil, oyun üstüne kurulmuş. Tek durmuyor, kendisiyle oynansın istiyor.

İşin içinde bir de aklına gelen bir  cümleyi daha önce başkasından duymuş, bir yerden okumuş  olma durumu var… nerden gelmiş diye şöyle bir tarttıktan sonra,  daha önceden edilmemiş bir sözse onu bırakmıyorum, yazıya geçiriyorum. Hemen yazıya geçirmem gerekiyor; çünkü aklımda öyle başıboş kalırsa, dediğim gibi sözcüklerin yerleri değişmeye başlıyor… Yeri değişen sözcük o sözcük değil artık.  Yazıya geçen bir şey kolay kolay değişmiyor, ama onu yazıya geçirmeye çalışırken uçuşup duran, yer kapmaya çalışan  öteki cümlelerle istemeden bir çarpışma da olabiliyor, (cümle kazası) cümle kazası sonrasında   geriye tek  sözcük kalmıyor, boşlukta savrulup gidiyor hepsi…  pırrr…      

Her zaman akılda bin bir türlü düşünce dolaşır, haliyle yani, akıl düşüncenin dolaşma yeridir, dolaşır ama yazılacak hale gelmemiştir daha, olgunlaşmamıştır. Söylenmek için hazırlanan bir cümle dilin ucundan söylenir geçer, izi bile kalmayabilir, ama yazılmak için hazırlanan cümlenin başı sonu, ilerisi gerisi, söylediği kadar söylemedikleri de olmalıdır. Bunu bir yerde okumuş olmalıyım, hayır hayır bir yerde değil, ayrı ayrı yerlerde defalarca karşılaşmış olmalıyım bu ve buna benzer düşüncelerle.

Akıl düşüncelerin oyun oynama yeridir.

Bazı cümleler saz arkadaşlarıyla gelir.

“Sevgi kalktı mı,” diyor ablam. Aklımdan şöyle bir cevap geçiyor, “Onun bu saatte kalktığı nerde görülmüştür, baykuştur o baykuş, gececi…  işe gitmese akşama kadar uyur.” Ama böyle demiyorum tabii, şöyle çeviriyorum bunu, “Herhalde daha uyanmadı, ama biz çayı koyabiliriz.” Tabii konuşma cümleleri bunlar, dil ucundan söylenip de karşındaki duyduktan sonra ortalıktan  toz olup gidiyorlar. Gitmemeleri için bir neden yok ki. Al gülüm, ver gülüm. Hadi güle güle!

Bir cümle ötekine yol gösterir.

Bir cümle yolda giderken bir dizeye rastlıyor ve diyor ki ona, hayırdır böyle kalabalık nereye?

Şu güneşe bak, kış güneşi gibi aynı, ısıtmıyor, bu güneşin boş yere parlaması değişik bir benzetme gibi görünüyor gözüme. Yazmak gerek bunu. Bir yerinden tutmak gerek. Boşuna parlayan bir ışığın altında kıpır kıpır kıpırdıyor dünya. Bu manzara için  bir yerlerde uygun sözcükler olmalı diye  düşünüyorum. Arka arkaya kesintisiz bir şekilde akıp gelen binlerce, milyonlarca sözcük. Bir yerlerde… ama nerde? Nerde? Nerde?

“Şansını zorlama,” diyor içimden gelen ses. “Şansını zorlama! Sana bugün cümle yok!”

Boş bulunsam bu sese inanacağım.

Her duyduğuna inanırsan vay haline!

İnanma!

İnanırsan bu son olsun!

“Ben çayı demleyeyim o zaman,” diyor ablam. “Sevgi’ye de bir yumurta koyuyorum,” “Tamam, yemezse ben yerim, koy sen,” diyorum. Gülümsüyor. Saçlarının boyası gelmiş. Büzüle büzüle içeri geçiyor.  Sanki bu sabahı daha önce de yaşamışız, başımıza iki kere gelmiş bu sabah.

(Adil İzci’nin yayıma hazırladığı Pikaresk Yayınevi tarafından yayımlanan 40 Ozan 40 Öykü adlı kitaptan alınmıştır.)

    

oyku

    

Muzaffer Kale

1957’de Bodrum ilçesinin Bahçeyaka köyünde çiftçi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Kale, ilkokulu Bodrum’da, ortaokul ve liseyi de Milas’ta okudu. Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu ve edebiyat öğretmenliği yaptı, emekli oldu. İzmir’de ve Bodrum'da yaşamaktadır.

Şiir kitaplarına öykülerini ve öykü kitaplarını ekledi. 2015 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı Güneş Sepeti ile Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü. İkinci öykü kitabı Sabahın Bir Devamı Vardı 2017 yılında okurla buluştu.