Çok sevdiğim, kardeşim diyebileceğim insanlardan birisidir, Tunç Afşar… İzmir’de yaşamını sürdürdüğü dönemlerden başlayan dostluğumuz bugün bile bozulmadan en iyi şekilde sürüyor… O şimdi İstanbul’da eşi ve ikizleriyle çok mutlu... Üstelik de her zaman olduğu gibi sporun tam göbeğinde… Bir ara Rizespor'da başkan danışmanlığını üstlendi. Daha sonra Azerbaycan'a, o dönemin en iyi futbol kulüplerinden birisi olan Bakü FK’nin alt yapısını kurmak üzere Bakü’ye gitti. Harika bir futbol alt yapısı oluşturdu ki, aradan o kadar yıllar geçmesine karşın sistemi tıkır tıkır işlemeye, futbolcu fabrikası olarak da yenilerini yetiştirmeye devam ediyor. Tunç’un alt yapıdaki başarısını gören kulübün sahibi ve başkanı Hafız Mammadov kendisini A Takımın yönetimine getirince Bakü’nün en çok sevilen futbol takımında bir anda hareketlenme başlıyor… Tunç daha sonra yönetim kuruluna alınıyor. Başkan vekili ve CEO olarak görevlendirildiğinde de Bakü FK “Altın Çağı”nı yaşıyor… Kulüp inanılmaz bir başarı seviyesine yükseliyor… Avrupa’da bile popüler durumuna geliyor…
Tunç gerçekten kısa denecek zamanda çok büyük işler yaptı, Bakü'de Azeri futbolu için…
Kulübün alt yapı, tesisleşme, takım kurma ve transferlerde önünü açtı, Avrupa ve dünya futbolu için de gözlerinin açılmasını sağladı. Kulüp doruk noktasına ulaştı…
Futboldaki başarılarla yetinmemiş olacak ki; sonra voleybol takımı kurdu. Bakü VK’yi Avrupa Kupalarında oynattı… Tunç, Azerbaycan’da günün adamı olurken, Bakülü futbolseverlerin ve taraftarın da sevgilisi haline geldi…  
Bir gün bir telefon; “Ağabey hazırlan. Seni Bakü’ye bekliyorum. Hem maç izle, hem de sistemimizi incele. Fikir ver” dedi.   
Tolga Gencer’in turizm şirketinden aldığımız uçak bileti ile İzmir-İstanbul-Bakü…
Tunç Afşar, o dönem Bakü FK’nin başına teknik direktör olarak Galatasaray ve A Milli Takımın unutulmaz futbolcularından Bülent Korkmaz’ı getirmişti… Futbolculuk döneminde “Merhaba”mız olan Bülent ile orada sohbeti koyulaştırdığımız deplasman ve kamplarda, Tunç’un takım üzerindeki etkisini görmemek elde değildi… Birisi Kupa olmak üzere 3 maç, 3 galibiyet ile gelen tur ve altı puan adımızı “Uğurlu misafir”e çıkardı!
Bakü’nün yanı sıra lig maçı için Gürcistan ile Ermenistan sınırlarına yakın kent olan Zaqatala’da maç için gittiğimizde 2 gün geçirdim. Bakü’den yaklaşık 6,5 saatte vardığımız 375 kilometrelik yolda çok sık mola vermek zorunda kaldık. Her durakta sıcak çayın dumanı halen aklımda… Çaya limon koymayı da o yolculuk sırasında alışkanlık haline getirdim… Yol boyunca geçtiğimiz şehirlerde (ilçe, köy, kasaba) en çok ilgimi çeken futbol sahası, spor salonu ile spor tesisi olmasıydı…
Sezonun ligdeki en zor maçı olarak, iki takım arasındaki rekabeti de düşünürsek, en korkulu deplasman Zaqalata’da 90 dakika sonunda gelen Bakü’nün galibiyeti moralleri tavan yaptı.
Elbette dönüş yolculuğu bu keyifle rahat geçecekti… Biz Tunç’un arabasıyla gelmiştik. Tunç’un bir özelliği de, işine olan sevgisi ve disiplini… Kafileyi yola çıkarmadan, hareket etmiyordu… Yine öyle oldu. Futbol takımını taşıyan otobüs hareket etti, biz de arkasından yola koyulduk… Sabaha karşı Azerbaycan Başkenti’ne ulaştık!..
Zaqatala’da stadın içinde, soyunma odalarına girilen salonun hemen dışında futbolcuları beklerken, özellikle Bülent Korkmaz’ı merak eden, sırtında Galatasaray forması olan çocuklar ve gençler çoğunluktaydı. Türk ve gazeteci olduğumu öğrenenler soru sormaya başladı. Sohbet Türkçe-Azerice devam ederken, çocuklardan birisi yanındakini Galatasaray formalı çocuğu işaret ederek, “Çok iyi kapıcı” dedi. Kendisi kapıcı olmaz. Küçük. Herhalde kapıcının oğlu olmalı diye düşünürken, bizim ekipten (Bakü kafilesi) birisi araya girdi: “Takımda kaleci imiş. Biz de kaleciye qapıçı (kapıcı) derler”
Küçük kapıcı ve diğer çocuklarla futbolcular gelinceye kadar sohbet hep, Türk futbolu, özellikle de Galatasaray oldu… Kapıcı olan çocuğun babası da sohbete girdi bir ara ve dedi ki: “Bizim oğlan ileride çok iyi kapıcı olacak…”
Güzel bir anıydı benim için…
Şimdi ne zaman kapıcı desem, kaleci aklıma geliyor… Kaleci deyince de elbette mesleğimde büyük iyiliklerini gördüğüm rahmetli Akın Barhan’ın oğlu, kardeşim gibi sevdiğim Can Tulga Barhan…
Can elimizde doğmadı ama elimizde büyüdü desem yalan olmaz… Tanıdığımda Altay’da futbola bile başlamamıştı…
Altay ve Fenerbahçe kalelerini başarıyla koruyan, futbolu en verimli döneminde veda eden Can Tulga Barhan, Futbolla Altay da tanıştı… Siyah beyazlı formayı sırtına geçirdi ve alt yapıda antrenmanlara başladı… Çok antrenörü oldu ama; tek kelime ile kaleciliği Altay ve Karşıyaka’da harika maçlar çıkaran babası Akın Barhan’dan öğrendi…
Can, Altay’ın küçük takımından tırnaklarını kazıya kazıya… Dirsekleri, dizleri, kalçaları yara bere içinde kaleci olarak yetişmeye başladı… Sırasıyla merdivenleri tırmandı ve siyah beyazlı kulüpte alt yapıdan 1978 yılında A takıma yükseldi. 1987 yılına kadar forma giydiği takımda başarısıyla dikkat çekti. 1987 transfer sezonunda Fenerbahçe'ye transfer oldu. Sarı-lacivertli takımın kalesini 1987-88 sezonunda Zivan Lukovcan ile beraber, 1988-89 Fenerbahçe'nin rekorlar kırdığı, Türkiye Lig Şampiyonu olduğu sezonda ise dünyaca ünlü Alman kaleci Toni Schumacher'in arkasında ikinci kaleci olarak korudu. Her dönemde profesyonellikten ödün vermedi. Sarı lacivertli takımda forma giydiği zamanlarda kendisi adına şanssızlık ama Fenerbahçe için büyük şans olan Toni Schumacher'in varlığıydı. Çok hırslı olan Alman kaleci Schumacher maçtan 1 saniye bile çıkmak istememesi yüzünden Can Barhan kulübeye mahkûm oldu ama bu takımla 1988-89 sezonunda Türkiye şampiyonluğu ve Başbakanlık Kupası sevinci yaşadı…
Bu bile büyük mutluluk olmalıydı. Can’a yeter mi bilemiyorum?
Can Barhan, Toni Schumacher'in sarılık olarak kadro dışında kalmasından sonra Sarıyer maçında  Fenerbahçe kalesine geçti…
Bu, Can için “Dünyanın en büyük kalecisini yedekte bıraktım” demek miydi?
Asla… Bunu hiç zaman için kullanmadı ve Alman kalecinin sağlığıyla ilgili bilgileri en doğru şekilde alan,  ilgilenen kendisi oldu. Hastalık sonrası ünlü kaleci ve kulüp yöneticileri bu ilgisi nedeniyle de Can’a teşekkür etti…
Can Barhan adeta; Amerikalı bir kölelik karşıtı, yerli Amerikalıların savunucusu, hatip ve avukat Wendell Phillips’in sözünden hareket etti:
“Doğruluk sonsuzluğun güneşidir. Nasıl olsa doğar.“
Futbol hayatını “Altay’da başladım, Fenerbahçe’de bıraktım” diyerek 1990 yılında 29 yaşında iken Fenerbahçe'den başka takımda oynamak istemediği için noktaladı. Babasının izinden giderek ticarete atıldı. 1989 senesinde kurduğu Gıda, Süt Ürünleri Dağıtımı ve satışını yapan, Barhan Pazarlama ve Ticaret Ünvanlı firmanın sahibi olarak iş hayatında büyük bir başarı yakaladı, ivmeyi her geçen gün yükseltti…
Döneminde okul ile futbolu bir arada götüren ender futbolculardan birisiydi…
İzmir Özel Türk Koleji’ni başarıyla bitirdikten sonra 9 Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama ve Reklamcılık Ana Bilim Dalı'da Reklam bölümünden mezun oldu.
Lise çağlarında hentbol oynadığını ve bu branşta devam etse, Milli Takımlara kadar yükselebileceğini de hemen anti parantez olarak aktarmalıyım…
Fenerbahçe’de “futbol bu kadar” dedikten sonra, futboldan kopmadı. 1993 senesinde A Futbol Kursunu bitirerek “Futbol Antrenör Diploması”nı aldı.
Spor yazarlığı yaptı. Halen de yazıyor… Maçlardaki doğru ve güzel tespitleriyle, yazdıklarını zevkle okutuyor…
Sizin anlayacağınız yine babasının izinden yürüdü… Kalecilik, antrenörlük, yazarlık ve iş yaşamı…
Can Barhan’ı dediğim gibi uzun yıllardır tanıyorum. Hep ağabey-kardeş ilişkimiz dostça, arkadaşça sürdü. Halen de devam ediyor. Deseniz ki; “üç beş kişi say bana…” Bunlardan birisidir, Can… Hangi sıraya koyacağıma inanın şaşırırım!..
Dost, arkadaş, delikanlı… Mert, üstelik arkadaş canlısı… Bazıları sevmeye bilir, Altaylı diye…. Fanatikler çoktur, Fenerbahçeli derler, laf söylerler..
Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin. Siz doğrulara bakın…
Hani derler ya; “Çamur at, izi kalsın…”
Onlara cevabın şu olacak: “Altın, çamura da bulansa değerini hiçbir zaman yitirmez…”
Yazıyorum. Belki de defalarca dile getirmişimdir. Bu son olmayacak. Devam edeceğim…
Yönetenler şehrinin değerlerinin kıymetini bilmeli ve onları ölümsüzleştirerek, gelecek nesiller için anıt haline getirmeli…
Tunç Afşar ile Can Barhan bu yazı da konu oldu… İkisi de İzmir sporuna “Altın Harfler” ile yazılması gereken ender bulunan mücevherat misali…
Tekrar ediyorum: Şehrimizin, şehrinizin, ilinizin, ilçenizin, mahallenizin, sokağınızın, okulunuzun, takımınızın yıldızlarına değer verin ve onların birer “İdol” olduklarını unutmayın… Yoksa siz unutulup gidersiniz. Ama onlar hep aynı kalır… Tıpkı gökteki en parlak yıldız Sirius gibi…