Prof. Dr. Adnan Oğuz Akyarlı'nın 18 Temmuz 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni” isimli eserinde şöyle diyor: “Toplumun bütün ilkel aşamalarında üretim, esas itibarı ile ortaklaşa idi. Ne çalışan ne de çalıştıran sınıf vardır bu dönemde. Bunun gibi, insanların elde ettikleri malların tüketimi de ortaklaşa idi”. Bu sözcükler, toplumun bütün üyelerinin –güçleri ve yetenekleri oranında çalışarak– üretime katıldıkları; kişisel iş aletleri dışında kalan tüm üretim araçlarının topluma ait olduğu ve ortaklaşa kullanıldığı ilkel komünal toplumu tanımlamaktadır. Bu ilkel aşamada, yalnızca cinsiyete dayalı bir iş bölümü vardır ve özel çıkar söz konusu değildir. Kişiler, emeklerinin karşılığında: ortak üretimden pay alarak gereksinmelerini –asgari ölçüde de olsa- giderirler ve kendi kendilerinin efendisi durumundadırlar.

İkinci aşamada, iş bölümünün ortaya çıktığını ve bunun sonucu olarak da toplumda sınıfların oluştuğunu görüyoruz. Sınıfsal ayrımın göründüğü ilk ekonomik sistem olan köleci toplum, aynı eserde şu şekilde anlatılıyor: “İş bölümü, bireylerin üretim yeteneklerini arttırdı ve onlara, gereksinmelerinden fazla üretme olanağını sağladı. Kısacası her bireyden, onun yaşamını riske sokmadan alınabilecek bir artı değer oluştu. Bu gelişme ile birlikte, “efendi” diye isimlendirebileceğimiz güçlüler, “köleler” olarak anılan bazı güçsüz kişileri kendi üretim araçları gibi düşünerek mülkiyetlerine aldılar ve onların sahipleri oldular”. İşte bu durum, emeğin özgürlüğünü yitirmesi sürecinin de başlangıcını oluşturmaktadır.

Köleci toplum ile başlayan sınıflı toplum düzeni, feodal ve kapitalist toplumlarda da devam etmiş; bir anti-tez olarak emeği özgürleştirme savı ile ortaya çıkan sosyalizm ise, -en azından– uygulama bağlamında başarılı olamamıştır. Tarihsel materyalist anlayışa göre: emeğin gerçek özgürlüğü, “insanların yetenekleri oranında ürettikleri değerlerden diledikleri ölçüde pay alabilecekleri” komünist toplum düzeninde elde edilecektir.

Çalışmanın tarihi gelişimi ile “düşünce özgürlüğü”  kavramının evrimi arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Şöyle ki: düşüncenin baskı altına alınma sürecinin, paylaşımın hakça olmaktan çıktığı ve emeğin sömürülmeye başladığı köleci toplum düzeni ile birlikte başladığını düşünüyorum. Belki de ilk kez bir efendi, özgürlüğü sorgulayan bir köleden çekinmiş ve onun bu yönde düşünmesini engellemeye çalışmış olmalıdır. Düşünmeyi engelleyemediğini görünce de bu düşüncenin diğer köleler arasında yayılmasını engelleyecek önlemlere yönelmiştir. Peki! Sonuç ne olmuştur? Tüm bu baskılara karşın köleci toplum düzeni ortadan kalkmıştır.

Egemen sınıfların, düşünme eylemine kısıtlama koyarken çekinmelerine yol açan önemli bir konu vardır. Çünkü zihinsel etkinliklerin sonunda onların güçlerini arttıran bazı buluşlar da ortaya çıkmaktadır. Örneğin kaldıracın bulunması, kölelere araç kullanmanın rahatlığını sağlarken; efendilere de sahip oldukları arazileri çok daha iyi savunmalarına yarayan güçlü kale surlarını yaptırma ayrıcalığını getirmiş; kısacası kölelerin emeğini çok daha verimli olarak işe ve daha yüksek bir artı değere dönüştürme olanağını vermiştir.

Günümüz toplumlarında bu gerçeği görmezden gelen ve egemenliklerini düşünceyi baskı altına alarak sürdürmeye çalışanlar, yanıldıklarını anladıklarında iş işten geçmiş olacak ve bu görüşle yönetilen uluslar kendilerini -efendilerin ürettiği bilgilere mahkum köleler gibi- çaresizlik ortamında bulacaklardır. Ancak, bu ülkeler bakımından bile gelecek aydınlıktır.  Çünkü, çok büyük bir hızla gelişen bilim ve teknoloji, yalnızca efendilerin ürettikleri yeni bilgiler ile yetinemeyecek ve -tıpkı Şilili Diktatör Pinochet’in yeni fikirlere gereksinim duyması gibi- kölelerin yaratıcılıklarına da gereksinim duyulacaktır.

Düşünceyi özgürleştiren bu süreç, bilimsel bilgi üretimindeki hızlı artışın tetiklemesi ile teknolojide görülecek hayaller üstü gelişmelere bağlı olarak üretim kapasitelerini, yeryüzündeki tüm insanların üretimden diledikleri oranda pay almalarına olanak verecek ölçüde arttıracak; bunun sonucunda, üretim ve paylaşım ilişkileri, -Marks’ın öncülüğünü işçi sınıfından beklediği- Komünist toplum düzenine  benzer bir  yapıya dönüşerek -düşüncenin yanısıra- emeğin ve - doğal olarak da- insanın özgürleşmesini de birlikte getirecektir.

Bu noktada –en azından başlığı bağlamında– ”Çalışmanın Erdemi” kavramına karşı çıkan Bertrand Russell’ın “Aylaklığa Övgü” isimli eserinden bir alıntı yaparak sürdürmek istiyorum konuşmamı… Bakınız! Nobel ödülü sahibi olan tanınmış Filozof bu konuda neler diyor?

-          “Dünya’da çalışmanın erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, gönence giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer”.

Biçimsel olarak bir antitez niteliği gösteren bu tümce, aslında son söylediğim öngörüsel hedef ile uyumludur. Çünkü üretim kapasitelerinin artışı ile ulaşacağımız, “herkesin yeteneği kadar verdiği ve gereksinimi kadar aldığı” ideal düzen, Russell’ın özlemini de karşılayacak ve “sahip olma (to have)” güdüsünün –önemini yitirip– güncel deyimle “out”; buna karşılık “olma /to be)” amacının ise, -anlam kazanarak- “in” olacağı bir süreci başlatacaktır.

Russell’ın çalışma eylemini eleştirmesinin ardında yatan temel olgu, çalışma süresinin hakça dağıtılmaması sonucu: bir grup insan iş yükü altında ezilirken, diğer bir grubun da “işsiz” kaldıkları için çalışamamasıdır. Tembel olmamalarına karşın, işsiz oldukları için çalışamayan bireyler, mahkum edildikleri düşük yaşam standartları ile temel gereksinmelerini dahi karşılamakta güçlük çeken bir mutsuzlar topluluğunu oluştururlar. Adil olmayan böylesi bir durum, “işsiz” grubunu oluşturan bireylerin bir bölümünün, -kendilerini aç ve açıkta bırakan sisteme isyan edercesine- yasa dışı davranışlara yönelmeleri riskini de yaratmaktadır.

Buna karşılık, çalışma süresinin hakça dağıtılması durumunda, insanlar günde –en fazla- dört saat çalışsalar bile: hem her şeyden herkese yetecek kadar bulunacak; hem de ortada işsizlik kalmayacaktır. Hiç kimsenin günde dört saatten çok çalışmak zorunda olmadığı bir dünyada bilime meraklı olan herkes - aç kalmadan - bilimle uğraşabilecek; her ressam - karnı tok olarak - resim yapabilecek; genç yazarlar -geçimlerini sağlayama çabası ile vermek zorunda kaldıkları sıradan eserler yerine-, anıtsal yapıtlarına odaklanabilecektir.

Zorunlu çalışma, boş zamanları zevkli kılmaya yetecek kadar olacak ve bıkkınlık yaratmayacaktır. İnsanlar yorgun olmayacaklarından, boş zamanlarında yalnızca edilgen eğlencelerle ve - çoğu kez yararsız- zaman öldürme etkinlikleri ile yetinmeyecek; yetenekli oldukları ve/veya ilgi duydukları alanlardaki hobilerini geliştirecek ve sivil toplum kuruluşlarına üye olarak –toplumsal yararı gözeten- gönüllü çalışmalara katılacaktır. Yaşamları – varlıklı olma çabasının ötesindeki etkinlik alanları ile- anlam kazanan bireyler, daha mutlu ve sevgi dolu olacaklar; kendi görüşlerine uymayanlara, çok daha hoşgörülü bakacaklardır. Kısacası, hakça paylaşılan bir çalışma süreci, bireylerin zaafları erdeme dönüştürme çabalarına destek olacaktır.

“Çalışmanın erdemi” konusunu ele aldığım zihinsel serüvenimin sonunda ulaştığım zihinsel çıkarımlar şunlardır: “Çalışma, insanın varlık nedeni, gücü ve mutluluğudur. Toplumda herkesin bir işi, yerine getirmekle yükümlü olduğu bir görevi, bir işlevi olmalı; hiç kimse boş ve işsiz kalmamalıdır”.