Michael Crichton’un (ki onu Jurassic Park ve West World’den hatırlarsınız, Amerikan sinemasının belki Stephen King’den sonra en çok eserini uyarladığı yazardır, yönetmenliği de denemiştir, King gibi...) Ölü Yiyenler/ Eaters of Death adlı romanından uyarlanan 13th Warrior/13. Savaşçı adlı filmde sözü geçen bu duanın herhangi bir gerçek Viking duası ile alakası yoktur.

“Orada babamı görüyorum,

Orada annemi görüyorum,

Ve kızkardeşlerimi ve erkek kardeşlerimi,

Atalarım sıraya girmişler görüyorum,

Ta en başından bu yana.

Beni çağırıyorlar.

Bana ayırdıkları yerde durmam için,

Valhalla’nın salonlarında

Yiğitlerin ebediyyen yaşadığı.”

DOÇ. DR. KORKUT ÖZTEKİN/ Sadece izleyenlere Vikinglerin, antik Kuzey Avrupa kültürlerinde Odin dini ve yaşam felsefesi üzerine bir anlayış oluşturması hedeflenerek yazılmıştır. Ancak bu dua öyle popüler olmuştu ki kılıç-büyücülük ve orta çağ savaş-aksiyon filmleri severler arasında, bu tür yapımlara bir saygı duruşu olması için tasarlanmış Robert Eggers’in The Northman’inde bile benzer bir versiyonu kullanılmış. The Northman/Kuzeyli adlı filmin konusu medyada yazanlara bakılırsa, William Shakespeare’in Hamlet adlı eserine ilham kaynağı olan Amleth efsanesinden esinlenilmiş. Amleth efsanesinin bahsi, 13.Y.Y.’da yaşamış Danimarkalı ilahiyatçı ve tarihçi Saxco Grammaticus’un Gesta Danorum (Danelerin Marifetleri) adlı eserinde geçiyor.

Bildiğiniz gibi Danimarka Prensi Hamlet, şaibeli bir biçimde ölen babasının arkasından öz amcası ve annesi evlenince depresyona giriyor. Doğa üstü güçler olaylara musallat oluyor ve Hamlet babasının hayaleti ile buluşuyor. Ölü babası, öz kardeşi, Hamlet’in amcası tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü söylüyor Hamlete ve intikamının alınmasını istiyor. Robert Eggers’in filminde Amleth’in babasını Ethan Hawk, soytarı Heimir/Yoric’i daha önce Light House/Deniz Feneri’nde birlikte çalıştığı William Defoe, Amleth’in annesini botokslu bir Nicole Kidman, amcasını Steven Moffat’ın muhteşem Dracula yorumunda kötü şöhretli vampiri canlandıran Danimarkalı aktör Cleas Bank ve Prens Amleth’i artık çok köklü ve renkli bir sinemacı ailenin ferdi olan, True Blood, Tarzan gibi popüler yapımlardan tanıdığımız, Alexander Scarsgard oynuyorlar.

BARBAR CONAN’I HAFİFE ALMAYIN

Ancak bütün bu uber entelektüel verniği kazırsak, Robert Eggers, bir başka tarihi avantür yapımından ağırlıklı olarak esinlenmiş gibi görünüyor, o da aslında John Milius’un yönettiği ve Arnold Schwarzenegger’in Dünya çapında bir aksiyon yıldızı haline dönüştüren Barbar Conan filmi.

Bu arada Barbar Conan’ı hafife almayın sakın: John Milius, Francis Ford Capolla’nın yönettiği ve Oscar aldığı, baş rollerinde Marlon Brando, Martin Sheen, Robert Duval gibi yıldızların oynadığı Apocalypse Now/Kıyamet filminin senaristidir. Milious senaryoyu kaleme alırken Joseph Conrad’ın gezi notları olan Heart of Darkness/Karanlığın Yüreği adlı eserden esinlenmiştir. Joseph Conrad, bir rivayete göre Osmanlı İmparatorluğuna tabi mühtedi bir paşa olan Emin Paşa’yı kurtarmak için Kongo ormanlarının derinliklerine yapılan tehlikeli nehir seferi sırasında yaşananlardan etkilenerek bu kitabı kaleme almıştır. Bu ekstra ilginç bilgi ile istediğiniz kadar oynayabilirsiniz.

Oscar ödüllü Milius’u takiben sonradan Oscarlara doymayacak olan Vietnam gazisi sinemacı ve belgesel yapımcısı Oliver Stone da Barbar Conan’da senarist olarak çalışmıştır. Yani aslında Barbar Conan filmi öyle tezahürüne sıklıkla şahit olmadığımız cinsten nadide bir Holywood mucizesidir. Doğru yerde ve doğru zamanda bir araya gelen acayip adamlar, bazen, nadiren, kültürler üstü bir şeylerin doğmasına vesile olabilirler.

Seksenlerde Ali Recan’ın Türkiyeye getirdiği çizgi romanlarıyla tanıdığımız Conan, İrlanda asıllı Amerikalı ucuz(pulp) macera hikayeleri yazarı Robert Ervin Howard’ın 1932’de yarattığı bir karakter. Bu tiplemeyi yaratırken Memlük Sultanı Baybars’ın hayatından esinlendiği iddia edilir. Aslında R.E.Howard, Türk tarihine epeyce meraklıdır; Sowers of Thunder/Gökgürültüsü Ekenler adlı hikayesinde Baybars’ı bir anti kahraman olarak ele alır. Ayrıca Howard’ın en az Conan kadar ünlü olan Red Sonja adlı karakteri, aslında Mohaç Savaşı sonrasına yerleştirilmiş kurgusal olayları ve karakteri anlatan Akbabanın Gölgesi/Shadows of Vulture adlı hikayesindeki kahramanlardan biridir.

kuzeyli-the-northman

Conan karakteri, R.E. Howard’ın mükemmel bir pikaresk tarihi macera kahramanı yaratma çabasının mahsülü; Esas kökenleri Batı edebiyatında Alexander Dumas’ın Üç Silahşörlerine, Edmond Rostand’ın Cirano’suna, Michel Zevaco’nun Pardayanlar’ına, Walter Scott’ın Kara Ok’una kadar uzanıyor. Ancak Conan karakterinin büyüsü, bütün tarihi macera zamanlarının hepsini içinde barındıran bir kurmaca çağda geçmesi; Hiborya Çağı’nda fazla uzaklaşmadan ve zaman yolculuğu yapmadan 14.Y.Y. Avrupasına, Antik Mısıra, Celt Savaşları dönemi Romasına ya da Avrupa Hun İmparatorluğunun yükselişine seferler düzenleyebiliyorsunuz. Daha doğru bir değişle bildiğimiz gerçek Dünya tarihinin yankılarını barındıran kurmaca kültürlerin var olduğu, sihir ile kahramanlığın birbirine karıştığı bir fantezi evreni Conan karakterine dekor oluyor.

ÇELİĞİN BİLMECESİ!

Sadece sıradan bir kılıç tangırtısı filmi olup sinema tarihindeki yerini alabilecekken Milius’un yönettiği Barbar Conan filmini ayrı kılan özelliği masaya koyduğu ilginç söylem ki bunu belki Hamlet’ten miras alıyor ve Eggers kendi Kuzeyli’sinde de kullanıyor; Çeliğin bilmecesi!

Barbar Conan, Basil Poledoris’in unutulmaz bestesi Crom’un Örzü eşliğinde, gizemli bir gecede açılıyor. Gamlı zillerin ve ağır davulların eşliğinde karanlıkta esrarlı bir alıntı beliriyor; Fredrich Neitzche’ye atfedilen, ama aslında bir Alman atasözü olan şu cümleleri okuyoruz.

Bizi öldürmeyen şey, bizi güçlendirir.

Karanlık bir demirci ocağında erimiş metali kalıba döken Conan’ın anne ve babası, birlikte bir kılıç yapıyorlar. Aslında tabii ki bu kutsal evlilik çatısı altında birleşen bir çiftin müşterek çocuklarına can verme eyleminin epeyce mecazi bir temsili. Binbir badireden sonra kılıç tamamlandığında müzik değişip dinginleşiyor ve bu kez genç Conan’ı babası ile birlikte uğuldayan rüzgarların kuşattığı yüksek zirveleri izlerken görüyoruz. Babası Conan’a bir masal anlatıyor.

MV5BMWNkYWUxM2MtYWQ4Zi00ZDE3LTlmMzAtZGQ4MWFlYTIwNjg2XkEyXkFqcGdeQXVyOTc5MDI5NjE@._V1_

Ateş ve rüzgar gökyüzünden gelir, gökyüzü tanrılarından gelirler. Ancak senin tanrın Crom’dur ve yeryüzünde yaşar. Bir zamanlar devler yeryüzünde yaşarmış Conan. Ve karanlığın karmaşasında Crom’u kandırmışlar ve ondan çeliğin gizemini çalmışlar. Crom kızmış, yer sallanmış. Ateş ve rüzgar bu devleri vurmuş ve bedenlerini denizlere çalmışlar. Bu öfke anında tanrılar çeliğin gizemini unutmuşlar ve onu savaş meydanında bırakmışlar. Onu kim bulmuş? Sadece insanlar; Tanrılar değil, devler değil, sadece sıradan insanlar. Çeliğin gizemi daima sırrını içinde taşır. Onun bilmecesini öğrenmelisin Conan, onun disiplinini öğrenmelisin. Bu dünyadaki hiçkimseye güvenemezsin. Ne bir erkeğe ne bir kadına ne de hayvanlara.(elinde tuttuğu kılıcı göstererek) Buna güvenebilirsin.

Çeliğin bilmecesi, büyük ihtimalle Conan’ın mensup olduğu kabilenin fertlerinin cevabını bildiği bir gizem olsa gerek. Bu, kültürün var ettiği normatif değerler yığınının temelini oluşturan, çocuklara varoluş üzerine kafa yormaları için anlatılan bir masal/bilmece. Tabii yağmacılar tarafından kabilesi ve ailesi katledildikten sonra bu önerge üzerine tartışacak adam kalmadığı için Conan ve biz karanlıkta kalıyoruz. Nedir bu çeliğin bilmecesi? Milius ve Stone bize bilmecenin cevabını açıklamıyorlar. Cevabı açıklansaydı fenaydı. Asıl gizemli olması filmi önemli kılıyor.

Zira filmin geri kalan kısmında Conan karakterinin büyüme yolculuğunu izlediğimiz süre boyunca üzerine kafa yoracak zamanımız olacak.

Ailesi yağmacılar tarafından katledildikten sonra esir edilen Conan, acı tekerleği denen bir aparata bağlanıyor. Bu insan gücü ile çalışan bir çeşit değirmen olabilir ya da derin bir kuyudan su çekmeye yarayan bir tür pompa. Ne olursa olsun, lüzumsuz, mesnetsiz, sonu belirsiz bir eziyet olduğu belli. Conan’ın hayatında biteviye, monoton bir acı dönemi başlıyor. Bu süre içinde tek kazancı belki güçlenmektir. Fiziksel olarak çileye karşı duyarsızlaşmasını sağlayan bu süreç, duygularını da öldürüyor. Onun gibi acı tekerleğine bağlanmış çocukların hepsi gidiyor. Dayanamayıp ölmüşlerdir ya da köle olarak satılmışlardır, kim bilir. Ancak geriye bir tek Conan kalıyor. Sonra bir gün, bir adam Conan’ı satın alıyor. Böylece bu çile döngüsü son buluyor.

Oliver_Stone_by_Gage_Skidmore

ÖZGÜRLÜĞÜN YOLUNDA

Conan kendisini yarı çıplak bir halde, bir çukurun içinde buluyor. Bir düşman var karşısında canına kasteden. Kendisini korumak eylemi sadece hayvani bir refleksten ibaret. Hasmını bertaraf ettiğinde alkışlanıyor. Bir cemiyetin ferdi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen Conan ilk kez taktir görüyor. Çukurun içine her inişinde ve karşısına çıkan düşmanları teker teker katlettikçe bu taktir artıyor. Conan’da bir öz benlik bilinci oluşuyor. Conan, başarı kazandıkça ödüllendiriliyor. Ona dövüşmenin daha sofistike yöntemleri öğretiliyor. Kılıcın yolunu öğreniyor. Zekasını felsefe ve edebiyat yoluyla bir silah gibi kullanmayı öğreniyor. Hiborya çağının Hunlarından olan Hirkanyalı bir savaşçı filozof ona hayattaki en iyi olan şeyin ne olduğunu sorduğunda Conan, gerçek dünyadaki Cengiz Han’dan alıntı yaparak cevap veriyor; “Düşmanlarını ezmek! Önünden kaçışmalarını izlemek! Kadınlarının yaktıkları ağıtları dinlemek!

Bir gün, ansızın, tam olarak anlayamadığımız bir sebep yüzünden, sahibi Conan’ı azad ediyor. Öylece hiçliğin ortasında fırtınanın içine bırakıyor. Belki Conan’a aşık olduğu için, belki onun gerçek potansiyelini taktir ettiği için ya da sadece kumarda iflas ettiği için buhran geçiren bu adam, kölesini öylece salıveriyor.

Bileklerinde çözülmüş zincirleri dışında silahı olmayan Conan, aç kurtlardan kaçarken bir mağaraya düşüyor. Bu mağaranın artık isimleri unutulmuş krallara ait bir mezar olduğunu görüyor. Bu anıt mezarda, örümcek ağları bürümüş paslı zırhlarıyla gömülmüş bir kralın eski kılıcını alıyor. Ölü savaşçı ataların yardımıyla artık gerçek bir silahı olan Conan kendini kurtlara karşı koruyabilir. Bu merhaleyi aştıktan sonra yaşamak için bir hedef belirlemek, bir amaç edinmek zorundadır. O, hayatındaki ilk travma, ilk kırılma noktası olan ebeveynlerinin öldürülmesi anına tutunuyor ve intikamı seçiyor.

Bütün bu aşamalar boyunca Conan çeliğin bilmecesini hiç unutmuyor. Cevabını bilmese bile yaşarken tahminlerde bulunuyor. Arkadaşları oluyor, hovardalık yapıyor. Ardından hayatının alacakaranlığını yaşayan bir hükümdar, öz kızını tehlikeli bir tarikatın pençesinden kurtarmaları için Conan ve arkadaşlarını kiralıyor.

conan the barbarian

GÜÇ

Çocukluğumdan bir sima: William Hurt Çocukluğumdan bir sima: William Hurt

Thulsa Doom’un tarikatı, Jim Jones, David Kureish, Charles Manson veya Osho gibi çok karizmatik ve şaibeli bir geçmişe sahip mürekkep yalamış gizemli bir lider tarafından yönetilen; yeri geldiğinde Hasan Sabbah’ın Haşhaşinlerinlerine benzeyen, krallıkları ve iktidarları fanatik, gözü dönmüş müritleri sayesinde ablukaya almış bir örgüt. Bu tarikatın lideri olan Thulsa Doom, bir zamanlar eşkiyalık yapmış, göçebe kabilelerden çelik ve değerli eşyalar çalmış, nezli tükenmiş bir kadim ırkın son temsilcisi. Darth Vader’a verdiği sesi ile ölümsüzlüşen James Earl Jones, hakikaten de Düz siyah saçları, renki gözleri ve esmer, Nubyalı yüz hatlarıyla çok garip ve tekinsiz duruyor. “Çelik güçlü değildir!” diye bağırıyor Doom; Onu tutan elin yanında çeliğin esamesi okunur mu hiç? “Et güçlüdür!

apocalypse now

Ardından Doom, Conan’ı çarmıha gerdiriyor ve çölde ölüme terk ediyor. Bir Cadı Doğuyor/A Witch Reborn adlı orijinal R.E. Howard öyküsünden ve onu kurşun kalem desen tekniği ile resimleyen eşsiz yetenek John Buscema’nın çizgilerinden esinlenilerek kurgulanan bir mizansen bu.

“NE İÇİN YAŞIYORUZ?”

Film boyunca Conan’ın doğru bildiği herşey, bir felaketle alt üst olur. Çeliğin bilmecesi için bulduğu cevaplar bir bir yalanlanır. Hiç kimseye güvenemeyeceğini iddia eden önerme, arkadaşlarının devreye girerek Conan’ı kurtarmaları örneği ile bozuluyor.

Çeliğin bilmecesi, bir “Koan”’a benziyor. Koan’lar Budist meselleridir. Soruyu siz soruyorsunuz, cevabını yine siz veriyorsunuz. Çelik, hayat olabilir mesela, içinde herşeyi barındıran bir mucize; Bu yüzden çeliğin bilmecesi aslında, hayatta başına her şey gelebilir, ayakta kalmak istiyorsan güçlü olmayı öğrenmelisin diyebilir bize. Ya da güçlü olmak istiyorsan tıpkı çelik gibi hem esnek, hem de sert ve kararlı olmalısın diyor da olabilir. Ya da babası Conan’a, “Oğlum, bak, işte bu elimde tuttuğun kılıç gibi yaptık seni. Bu çelik senin hayatın. Biz onu potada erittik, döktük, ısıttık ve dövdük. Soğuttuk sonra yeniden ısıttık sonra tekrar soğuttuk. Simsiyah oldu, yüzeyi karbonla kaplandı. Parlattık, ayna gibi yaptık, biledik, keskinleştirdik. Ardından süsledik, dualarımızı, hikayelerimizi kazıdık üstüne. Hayatın kolay olmayacak, adaletsiz, haksızlıklarla dolu; Canavarlar çıkacak karşına. Birleşip ezmeye çalışacaklar seni ama dostların da olacak, aynı dilden konuştuğun insanlar. Bu hayatı ister zulmetmek için kullan, istersen kendin eziyet çek ya da haklı olduğuna inandığın dava için savaş. Sen ne istersen o!

Hamlet, kendi ömrünü bir intikam şüphesinin peşinden giderek söndüren parlak bir gencin trajedisidir. Robert Eggers’in Amleth’i The Nortman’inde durum farklı değil. Çok etkileyici bir takım görseller eşliğinde aynı azap yolunu yürüyen bir adamı izliyoruz. Açıkçası ilham kaynağı ve konu materyali olan Milius ve Stone’nun Barbar Conan’ını daha sürükleyici bir kahramanın yolculuğu örneği olarak görüyorum. “Evet aferin İntikamını aldın ve Hamlet gibi ölmedin, ama ne değişti? Eee bundan sonra ne olacak şimdi?” sorusunu sordurarak “ne için yaşıyoruz?” bilmecesi üstüne daha akıllı bir tartışma olduğuna inanıyorum.

9936b3cfa49ff3c5094a459663503e9a