Son yılların en görkemli, en coşkulu cumhuriyet bayramını kutladık. Yer yer yasaklar konulmasına rağmen halkımız ve en başta öğretmenlerimiz olmak üzere ülkemiz açısından en büyük bayramı layıkıyla kutladılar-kutladık.

Hatta bu yılki kutlama 15.yüzyılda İtalya’da başlayan ve Avrupa'nın ortaçağ karanlığından kurtulmasını sağlayan sanatta, felsefede insan yaşamının vazgeçilmezi olduğunu kanıtlayan bir oluşumun yani rönesansın dilimizdeki karşılığını bulduk bu bayramda…Cehalet ırmağının suladığı, aşılamaz gibi görülen dağlarla çevrili bir vadide dağların ardındaki korkuyu düşünmeden oluşan merak insanlarımıza sanat, felsefe ve bilimi sundu adeta.

Tarih öncesi devirler ile M.Ö 3500 yılından başlatılan ilkçağı kapsayan bir süreç. Doğuda ve batıda birbirinden farklı ve üstün uygarlıklarla M.S 395 yılına, Roma imparatorluğu diye anılana kadar devam etti. Bilindiği gibi bu süreç devam ederken ortaçağ karanlığında hırıstiyanlık ortaya çıktı. Avrupa’nın üstünü kara bir şal gibi örtmeye başladı. Bu durum 379 yılında Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olarak 476 yılında yıkılıp yerini küçük devletçiklere bıraktı. Kilisenin taassubu ile Tiranların çıkarları bütünleşmişti. Bu karanlık çağ insanlığın yaklaşın bin kusur yılına malolmuştur.

Bilginin ve düşüncenin üstünü örten bu karanlığın 14. yüzyıldan itibaren aydınlanmaya başlaması bir nevi cehalet vadisini çevreleyen cehalet dağlarını aşmaya öncülük etmiştir. Bu durum ister istemez çevredeki ülkeleri de etkilemiştir.3.Selim zamanında başlayan yenileşme hareketleri softalar ve yozlaşmış yeniçerilerin ‘din elden gidiyor, iztemezük ‘ teraneleri ile önlenmiştir. 3.Selim ve sonraki yenilikçi padişahlar halk tarafından aforoz edilseler bile 3. Ahmet devrinde matbaanın gelişi bu karanlığın aydınlanmasına yol açan ilk kıvılcım olmuştur. 300 yıl önce avrupada olduğu gibi Namık Kemal ve çağdaşı olan düşünürler Tanzimat ve meşrutiyet dönemlerinde bizim rönesansımızın temellerini atmışlardır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları 20.yüzyılın ilk çeyreğinde ‘hayatta en hakiki mürşit ilimdir’diyerek ülkemizi çağdaş uluslar düzeyine yükseltebilmek için gerekli devrimleri gerçekleştirerek bir olmazı başarmışlardır. Sanat, felsefe ve bilim yaşamımızın vazgeçilmezi olmuştur.

Düşünebiliyor musunuz, cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusumuz on milyon, okur-yazar oranımız %6 civarındaydı. Ülkemizin aydın gençleri Çanakkale, İnönü, Sakarya meydan muhaberelerinde can vermişler, yetişmiş aydın insan gücümüz yok denecek kadar azalmıştır. Bu koşullarda gerçekleşti bizim yeniden doğuşumuz. Hiç de kolay olmadı. Yoksul halk gerçekleştirilen devrimleri benimseyip özümsemedi. Başkaldıranlar oldu. Yedek subay öğretmen Kubilay’ın başını kestiler.

Keşke bütün bunlar geçmişte kalsaydı ama öyle olmadı. Geçmişte olduğu gibi cumhuriyetin yüzyılların karanlığını aydınlatan ışığını söndürmek, ülkemizi yeniden ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenler, ortaçağ papazları gibi dini kullanarak halkı sömürmeyi amaçlayanlar bugün de var güçleriyle çabalamaktalar. Bunun böyle olacağını bilmişti Mustafa Kemal Atatürk .

Nazım Hikmet’in deyişi ile ; sarışın bir kurda benzeyen dev. Bunun için gençlere emanet etmişti en büyük eserim dediği CUMHURİYET’i .

Bu düşüncelerle en büyük bayramımızı kutluyorum.