Av. Ahmet Tamer'in 1 Haziran 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Doksanlı yıllar...

Türbanlı öğrencilerin okullara alınmadığı...

Okul kapılarında perukların takıldığı...

Bürokraside Cuma namazına gidenlerin fişlendiği...

Ekonominin çöktüğü günler...

Hafızalarda 'seküler kesimlerin muhafazakar kesimleri ezmeye çalıştığı yıllar' olarak da hatırlanan ve taraflı tarafsız bir çok insanın üzülerek izlediği bu görüntüler, tarih sayfalarına karışalı yıllar oldu. Gelinen süreçte AK Parti, CHP, İYİ Parti ve hemen hemen diğer tüm partiler, o günlerin geride kaldığı ve bir daha asla yaşanmayacağı konusunda hem fikir.

Özellikle dindar muhafazakar ve ezilen dar gelirli vatandaşların desteğiyle parlayan ve sonrasında iktidara gelen Erdoğan döneminde, 'dindar' olarak kendilerini gören ve iktidara yanaşan bir kısım 'dindarlar' ile yine kendilerini 'dindar' olarak gören diğer bir kısım 'dindarlar' sürekli çatıştı. Yıldız savaşlarını aratmayan bu görüntüler neticesinde,  FETÖ'cülerin önce parlatılıp sonra terörist ilan edilmesi,  Menzil'cilerin hep stepne olarak değerlendirilmesi, İsmailağa'cılara tanınan imtiyazlar, Süleyman'cıların kara listeye alınmaları, Alparslan Kuytul ve ekibinin başına gelenler ve daha niceleri hep konuşuldu, yazıldı, çizildi.

Hapishaneler ise hiç görmediği kadar muhafazakar 'dindar' gördü. Bunların hepsi, kendisini 'dindar' olarak tanımlayan bir iktidar zamanında yaşandı.

Yine mağdur olanların, ezilenlerin, ekonomik yönden çökenlerin desteğiyle iktidara gelen Erdoğan döneminin son günlerinde, ekonomik tabloyu anlatmaya ise hiç gerek yok; 90'lı yıllar adeta aranır oldu... İktidarla dirsek teması kurmuş bir kısım 'dindar' AK Partililer ve  çocuklarının Tik Tok'a dahi düşen lüks ve şatafat içindeki yaşamları yanında, ara mahallelerde yaşayan muhafazakar dindar ailelerin çocuklarının zorlu yaşam mücadelesi ise hiç değişmedi...

STOCKHOLM SENDROMU

Gelinen noktada, 90'ların seküler kesiminin üstendiği rolü  'muhafaza'kâr' bir kısım üstlenerek ve  hala iktidarın 'nimetlerinden' beslenenerek  ' Ekonominin düzelmesi,  düzelebilmesi için tek umut hâlâ ve sadece Recep Tayyip Erdoğan' algısı yaratma çabası içerisindeler...

Milletimize çaresizliği çözüm olarak sunmaya çalışan bu kimseleri düşünürken psikoloji de  "Stockholm Sendromu" diye tabir edilen,  'İnsanın kendisini zora sokan ve üzen koşulları kabullenmesi, savunması, sıkıntıya sokan koşulların nedenlerini görmemesi, ezilmesine rağmen ezenin yanında yer alması, hatta ezen kişiye karşı minnet duyması' olarak tanımlanan psikolojik sendrom aklıma düşüverdi...

Sanki ülkeyi yöneten, ekonomiyi bu hale sokan bir başkasıymış gibi, hala aynı kişiyi tek çözüm olarak sunmaya çalışanların amacı ne olabilir? Sahi dostlar, bu kadar mı çaresiz bu millet??? Tek çare Erdoğan demek, bu algıyı sürekli pompalamak, millete adeta bu sendromu dayatmak, on bin yıllık devlet olma ve yönetme kültürüne sahip bu millete en basit tabir ile saygısızlık değil midir?

Peki ya denenmemişe kötü demek olur mu? Bilmiyorsun ki... Görmedin ki... Yetki vermedin ki... Ya kötünün iyisi nedir, kötü her yerde kötü değil midir? Bu dayatma da nedir???

Öz cümle ve nihayet; milletimize Stockholm Sendromu'nu layık görenlere gelsin... DAYATMA, DAYATMA, DAYATMA