Türkiye kaçınılmaz bir değişim sürecine yaklaşıyor. Yaşanan sorunlar derinleştikçe değişim beklentisi ve talebi de hızla artıyor. Bu değişimin yaşanan sarmalı daha da derinleştirmemesi, sorunlara çözümler üretmesi gerekiyor.
Müstakbel iktidar adayları da bu sorumluluğun farkında. Krizlere uygun reçeteleri hazırlamak için yoğun bir çalışma trafiği var. Temel sorunun ekonomik olduğu düşüncesiyle somut çıktılar alınabilecek çalışmalar ön planda tutuluyor. Bunlardan biri de Cumhuriyet Halk Partisi tarafından sürdürülen ve koordinatörlük görevini de üstlendiğim “İstihdam Çalıştayları” serisi.
Şimdiye kadar tarım, engelli, medya, kültür- sanat üreticileri, sanayi, bilişim ve son olarak da turizmle ilgili istihdam sorunlarının ele alındığı süreç farklı alan ve sektörlerin ele alınacağı çalıştaylarla devam edecek. Sorunun içinde olan aktörlerle yaşanan sürecin net bir analizini yaptıktan sonra uzmanlar ve akademisyenleri de dahil ederek çözüm önerilerini ortak akılla formüle etmeye çalışıyoruz. CHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Yüksel Taşkın'ın bu toplantılarda sıklıkla dile getirdiği gibi “Öğrenerek siyaset yapıyoruz.”
Çalışmaların tamamlanmasının ardından sonuçlar kamuoyuyla paylaşılacak. Ancak öne çıkan bir başlığı sizlerle paylaşmak istiyorum. Demokratik bir devlet mekanizmasının olmaması ve adalete olan güvenin tamamen ortadan kalkması ilgili muhattaplar tarafından ekonomik sürecin önündeki en büyük engel olarak görülüyor. Görüşlerini açıklıkla dile getiren yatırımcılar, çalışanlar, akademisyenler ve sürece dahil olan bütün bileşenler sorunlar sarmalının merkezine bunu koyuyor.
Zaten ağır aksak işleyen, yaşandığı döneme uygun darbelerle kesintiye uğrayan, hukuk tanımazlıktan da destek alarak tamamen yok edilen demokrasi kültürümüz yaşanılan bütün kötülüklerin kaynağı olarak ifşa edilmiş durumda. İstihdam yaratacak yeterli genişlemeyi sağlaması beklenen sektörlerdeki temel çekince bu eksiklikten kaynaklı belirsizliklerin engelleyici rolü. Net olmayan bir gelecek üzere ekonomik aktörler plan, program yapmaktan çekiniyor. Yabancı sermaye kendini Türkiye piyasasından çektiği gibi yerli sermaye de yatırımlarını ülke dışına kaydırmak için fırsatları değerlendiriyor.
Diğer yandan mevcut vergi sisteminden kaçmak da ekonomik aktörler için bir diğer öncelik olarak duruyor. Sistemin tamamen adaletten uzaklaştığı bir zeminde vergi sisteminden adalet beklemek hayal olur. Ki bu durumda da bile büyük gelir elde eden gruplar paralarını kaçırabilirken daha düşük ölçekte kazananlar vergi sisteminin adaletsizliği altında ezilmekten kurtulamıyor. Belli başlı bir kaç sermaye grubunun vergi borçlar özel yasal düzenlemelerle silinirken çiftçilerin kredi borçlarından dolayı traktörlerine haciz gelmesi sistemin adaletten ne kadar uzak olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ekonomik sorunu “Küresel Kriz” diyerek geçiştirmek de artık günü kurtarmıyor. Sonuçlarını bile bile yapılan siyasi ve ekonomik hamleler sorunun baş aktörlerini ortaya koyuyor zaten. Son olarak Merkez Bankası'nın faiz kararı ve ardından Cumhurbaşkanı'nın “Büyükelçiler” çıkışı aslında her şeyi özetliyor.
Sokaktaki vatandaş artık hamasi nutuklara inanmıyor. Lafa, söze karnı tok ama günden güne yemeğe, içmeye olan açlık artıyor. Bölgede lider olup dünyada güç olma hayalleriyle kimse daha fazla zaman kaybetmek istemiyor. Zaten bu hayallerin bedelini de en ağır şekilde ödüyoruz. Krizi fırsata çevirme mantığıyla sığınmacılar üzerinden Avrupa'yla blöfleşmenin de evine götüreceği ekmeğin derdine düşmüş vatandaşın umrunda olduğu söylenemez.
Türkiye'de yaşanan onca talana, yağmaya rağmen hala çok önemli bir üretim kapasitesi var. Yapılacakların formülasyonu da Amerika'yı tekrar keşfetmeyi gerektirmiyor. Demokrasiyi tekrar ayağa kaldıracak kurumların bir an önce rehabilitesi, hukuk sisteminin adaleti merkeze koyan anlayışa sımsıkı sarılması beklenen değişimin ilk adımları olduktan sonra sorunların hızla çözüldüğünü hep birlikte yaşayıp göreceğiz.