26.08.2021, 15:57

Dimağ ve vicdan (2)

Geçen haftaki yazının devamından yola çıkarsak;
Burada ilginç olan, vicdan kavramı düşüncesinin, hakları akla getirmesidir. İstediğimiz gibi düşünme, kendi inançlarımıza sahip olma hakkı gibi. Ancak, vicdanı doğru ve yanlış arasında ayrım yapmak olarak tanımladığımızda, bu bizi nereye götürür? Bu anlamıyla, vicdan bizi eyleme götürür; görev ve sorumluluk, doğru şeyi yapmak, doğru şeyi desteklemek büyük önem kazanır. Atatürk'ün vazife, mesuliyet kelimelerini sık sık kullanmasının nedeni budur. Burada da bir fedakarlık yatmaktadır. Dolayısıyla, vicdan beraberinde hem kişinin kendisine hem de topluluğa karşı duyduğu sorumluluklar getirmektedir. Atatürk'ün yarbay iken bahsettiği dimağ ve vicdan budur. 
Şimdi, İstiklal Savaşı'na geçmek ve bu terimlerin o dönemde, Atatürk'ün askeri kumandanlıktan devlet adamlığına dönüşümü sırasında nasıl kullanıldığına bakalım. 
İnsanlar genellikle Amasya Tamimini sık sık vurgulamaktadır. Oysa önemli başka bir belge/genelge daha vardır. Amasya Tamiminden önce, 9 Haziran 1919'da, Mustafa Kemal kendi sorumluluk sahasındaki herkese bir genelge göndermiştir. Bu genelgede, tüm varlığıyla ulusal bağımsızlık için çalışacağını taahhüt etmektedir. Kendisini göreve ve sorumluluğa adamaktadır. Bunun ardından, ülkenin dört yanında ortaya çıkan ve "vicdan-i milliyeden" doğduğuna inandığı gösterilere yanıt verdiğini düşündüğünü belirtmektedir. 
Bu gösterilerin amacı, ulusun haklarını ve bağımsızlığını savunmaktır. Burada, ulusun vicdanını ve dimağını kritik bir noktada kendinde bütünleştirecek olan bir devlet adamına dönüşümü görülmektedir. 
Temmuz 1921'de, savaş alanında bir kriz patlak vermiştir. Ordu savaşı kaybetmiştir ve Yunan ordusu Ankara'ya doğru yoluna devam edecektir. Yurdun dört bir yanından gelen bölükler, son savaş için Sakarya'ya yola çıkmıştır. Bu noktada, Atatürk'e alanın sorumluluğunu alması için Başkomutan hakları verilmiştir. Devlet başkanı şimdi savaşa gitmek için, askeri üniformasını giymiştir. Birçok bölüğüyle ileri hücum eden ordu, ilk kez batı cephesinde savaşla karşılaşmıştır. Alana bir karmaşa, bir tedirginlik hakimdir. Atatürk bu durumu nasıl ele alır? 
20 Ağustos 1921'de, yani Sakarya Savaşı'ndan üç gün önce, Atatürk batı cephesindeki küçük birim komutalarına çok önemli bir emir yayınlar. Komutalar bu emri aldıklarında, bu emrin "her ferde" kadar ulaşması gerektiğini ve emrin Sakarya Savaşı'nda cepheye gitmeye gönüllü bütün kuvvetleri kapsadığını görür. Bu kısa emir veya talimatında, Atatürk şunları söylemektedir: "Genel savaş hattındaki ileri-geri dalgalanmalar beklenmedik olaylar değildir. Bu olay her bir birim tarafından doğal karşılanmalı ve her birim buna olgun bir azametle karşılık vermelidir." Atatürk'ün burada ordusuna savaşın zor olacağını, olayların değişeceğini ve birimlerin geri çekilmeye zorlanacağını söylemekte, ama aynı zamanda, bunun normal olduğunu ve paniğe mahal verilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Bu kapsamda, Atatürk savaşın özüne inmekte ve ordusuna olgun ve aklını kullanmaya hazır bir yapı olarak seslenmektedir. Burada, "Size bu emri veriyorum, o kadar!" ile özetlenebilecek bir tavır değil, inisiyatif tanıyan ve savaşın nasıl ilerleyeceğini anlatan ve bu sayede, çaresizlik anlarında, birimlerin kendilerini yalnız hissettiği anlarda, insanların bunu normal karşılamasını sağlayan bir tavır söz konusudur. 
Son olarak, savaşma ve konumu olabildiği kadar koruma talimatı verilmiştir. Bunun ardından, Atatürk emrinde çok ilginç bir şey söylemektedir: 
"Yoğun savaş anlarında, kumandanların görevlerini ve yetkilerini olgun bir duruş ve sükunetle yerine getirmesinin önemini sizlere hatırlatmak isterim." Burada, kumandanların kişisel meselelere ve duygulara dayanarak genel duruma zarar verebilecek kararlar almaktan kaçınması gerektiğini” belirtmektedir. Kumandanlarına, "Acele karar vermeyin; karar vermeden önce emin olun." demektedir. Bu husus ordu bağlamındaki dimağ ve vicdan anlayışını ortaya koymaktadır. Genç bir subayken yazdıklarını, şimdi üniformalı bir kumandan olarak gerçeğe dönüştürmektedir.
İşin ilginç yanı, o ünlü emrini 1 Eylülde Yunan ordusunun düşmesinin ardından vermiştir; "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!" Bu, Atatürk'ün üniforma içerisinde, başkomutan olarak verdiği son büyük emirdir. Bu son cümleden önceki cümlede ne demektedir? "Akıl gücünü kullanarak, herkesin birbiriyle, ordunun ise kendisiyle rekabet etmesini ve aynı zamanda, kalpleri, vicdanları içinde cesaretleri ve yurtseverlikleri için kendi içlerine bakmasını bekliyorum". Burada, ordunun motivasyonu için dimağ ve vicdan kavramlarını kullanmaktadır. 
Yazının son bölümünü haftaya sunacağım. Hepimize sağlam bir dimağ dilerim…

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@