Altay Ömer Erdoğan'ın 16 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Daha tanışalı iki saat olmamıştı, gizlemeye gerek görmeden ağlamıştı karşımda. Sonuçta plaza yöneticisi, güzel bir yalanla girişteki danışmadan geri çevirir diye düşünmüştüm. Yalana bile gerek yoktu. Güvenlik görevlisi gereğini yapardı. Öyle olmadı. Nihan Hanım, fotoğrafı getirip önümdeki sehpaya koyduğunda gözlerimi kapamıştım, ne zaman ağlamaya başlamıştı ki?  Ben anlatırken sesim titrediğinde mi, yoksa sayfa uçları kıvrılmış defterdeki resmi gördüğünde mi… “Sizde kalabilir.” O iki kelimeyi duyduğumda gözlerimi usulca açtım, vesikalık değil, sevilen birisinin konsol üzerine konulabilecek büyüklükteki fotoğrafı karşımdaydı. Bir işe giriş fotoğrafıydı, kurum büyütmüş olmalıydı. Fotoğrafçıyla, sıradan bir fotoğraf olmasın diye uğraşmışlar, sanki anlamışlar gibi… Hafif eğmiş boynunu, gülmüş. Gözlerindeki yakamozları hala seçebiliyordum.

Kaç aylıkken yürürüz, ne zaman konuşmaya başlarız, memeden kaç yaşında kesiliriz? Anımsayamasak dahi, ana babamızdan dinlediğimiz, kesin tarihi olan gelişim anlarıdır hepsi. Aşkı kaç yaşında yaşarız peki?.. Bu çok muğlaktır. Gerçeğin yerini bellek yanılsamalarının alabileceği bataklık bir sahadır. Hiç rüya görmeyenler gibi, çocukken âşık olmayanlar da vardır mutlaka. Rüya görmezler kadar kunttur yaşamları. 

Hoşlandığım kadından kaçma ilkelliği, yakama o zamandan yapışmış olmalı. Anımsıyorum, bir şey konuşmasak da olurdu, yedi sekiz yaşlarındaki bir kızla oğlan ne konuşabilirdi ki? Sadece yanına yaklaşıp onunla yürümek istiyordum. Yerine, onu hep uzaktan izlemeyi tercih ettim. Hissettirmemeye çalışıyordum gözümün üzerinde olduğunu. Saten siyah önlüğüne, renkli sırt çantasına, hafif kambur sırtına uzaktan çok baktım.

Bizden bir yıl sonra taşınmışlardı apartmanımıza. Bir veya iki yaş küçüktü benden. Adı Yaprak’tı. Karşı sırada, iki alt katımızdaydı evleri. Fevzipaşa... Dik başlı demiryolları mensuplarının iki yıllık geçici sürgün yeriydi. Gavur Dağı ile Antep Ovası arasına sıkışmış, hani savaş çıksa üzerine kırmızı çarpı konacak kadar feda edilmiş köy irisi.  Kasabanın içinden geçen tren yolunun sağına soluna dizilmiş derme çatma evlerden oluşan toz toprak içinde bir güney nahiyesi. Sayesinde, Tolstoy’un evinden kaçıp son nefesini verdiği istasyonu düşünmekte hiç zorlanmadım. Ben öyle bir yerde iki yıl yaşadım.  Yıllar sonra, babamın görev yaptığı, çocukluğumun geçtiği yerlere yaptığım seyahatlere bir tek orayı katamadım. Babamın sürgünü, annemin hastalığı, sokak ortasında işlenen cinayetler, yaklaşan ihtilalin huzursuzluğu o kasabayı Yaprak dışında bellek yongamdan silmeme yetti. Bunca yıl geçti, gitsem bıraktığım gibi bulacağımdan şüphem yok.

Savaş ve Barış’ın girişinde betimlendiği gibi bütün mutlu aileler birbirine mi benzer? Daha önce hiç Yaprak’ın ailesi kadar mutlu bir aile görmemiştim. Bir çocuğun yargılama gücü yoktur yok olmasına da hisseder. Annesi Ayten Teyze’nin kahkahaları demiryolu lojmanlarını çınlatırdı. Annelerimizin, çok da çekici olmayan ufak tefek kadının tren sireni kadar kuvvetli kahkahalarına neden dayanamadıklarını ilk zamanlar anlayamamıştım. Yaprak’ın babaannesi onlarda kalıyordu. Asıl kıskançlık kaynağı, yarım gün santral memureliği yapan Ayten Teyze’nin tüm ev işlerini kayınvalidesinin yapıyor olmasıydı. Hemen her gelinin başında atmaca gibi bir kayınvalide belasının dolaştığı zamanlarda evde dinç, her işi yapan, çocuklara bakan, sus pus bir kayınvalidenin yaşıyor olmasından daha kıskanılır ne olabilirdi ki?

Yapraklara misafirliğe gideceğimiz akşam annemin giydirdiği beyaz boğazlı kazağım, sütlü kahverengi yeleğim en sevdiğim giysilerimdi. Büyüklerle beraber salonda otururken, “Odama gidelim mi?” diye sormuştu. Garip ama çok hoş gelmişti. Çocukların odaya gitme vaktine büyüklerin karar verdiği zamanlardı. Küçük, parlak odasında, yazı tahtasının oturmacına yan yana oturmuştuk.  “Öğretmenimiz dört yapraklı yoncayı ilk bulana Pal Sokağı Çocukları’nı hediye edecekmiş,” demişti.  Bir şey mi yazmaya çabalıyorduk, yoksa yaz tatili dönüşünde küçük f harfinin nasıl yazılacağını unuttuğum için ödevimi yapamadığımı anlatarak onu güldürmeye mi çalışıyordum? Başını hafif yana eğip Japon çizgi film karakterlerini andıran, gülünce kaybolan gözleriyle gülmüştü, fotoğraftaki gibi… Ayten Teyze iki kahkaha arasında bize de servis yapıyordu. Kek, poğaça, çay. “Annem çok güler” demişti, biraz mahcup. Şimdiki aklım olsa “Siz aldırmayın kıskanç komşuların dedikodularına, gördüğüm en güzel ailesiniz. Senin kadar güzel gülen birisine bir daha rastlamayabilirim. Sakın o sabah …” der miydim? Kehanet gücüm olsa, iltifat kısmını kısa tutar, mutlaka uyarırdım.

Aradan kırk yıl geçmiş, içimin içime sığmadığı, bitmesin diye yalvardığım, “Demiiiiirrr, hadi gidiyoruz!” sesine uymamak için tahta yazı masasının tutamacına sıkı sıkıya sarıldığım o geceyi çok iyi anımsıyorum. Kaç saat geçirmiştik yan yana, üç, belki dört en fazla. Anlatmak istemiştim dört yapraklı yoncayı benim de hiçbir yerde bulamadığımı, gazinodaki çam ağacından ona poz yapayım derken dalla beraber betona düşüp nefessiz kaldığımı, Kafkas folklor oyunlarını bırakıp sırf o var diye Karadeniz ekibine geçmeye kalktığımı, onu etkilemek için çete kurup karşı mahallenin çocuklarından dayak yediğimi, yakan topta ona vermek için can kazandığımı, saklambaçta ebeysem onu görmeme rağmen sobelemediğimi…Dilimin bunlara dönecek gücü yoktu. Sadece ona bakmıştım o gece. Sıkılmadan saatlerce tek başıma durabilme yeteneğimin gelişmesinde o gecenin katkısını yadsıyamam.

Çocuklukta zaman, saatin sarkacını sallayan yerçekimince değil, ailemizin kaderince akıyor, bunu büyüdükçe anlıyoruz.

İhtilal olmuş, insanlar terör bitti diye seviniyorlardı. Annem rahatsızlığını atlatmış, babamın TCDD Genel Müdürlüğü ile olan kavgası büyükler tarafından tatlıya bağlanmıştı. Tayinlerde ilk gelen ilk gider prensibinin uygulandığı görece adil yıllardı. Babam bir akşam elinde sarı bir zarfla geldi eve. Terfi ettirilerek Eskişehir İstasyon Müdürlüğü’ne atanmıştı.

Çok beklemiştim annemler Yaprakları veda yemeğine çağıracaklar diye. Eşyalarımızı toplamaya başlayınca hastaneden dönen anneme artık dayanamayıp “Anne, biz Yaprakları çağırmayacak mıyız?” diye ültimatom tonuyla sormuştum. Gülmüştü Annem: “Giden çağrılır oğlum, kalan değil!” diye yanıtlamıştı sabırsızlığımı. Çağırmadılar. Yapraklar da bizi çağırmadı.

Tayin haberinden sonra mı almıştım, yoksa öncesinde mi anımsayamıyorum. Dikkat çekmesin diye kilitli hatıra defterimin ilk birkaç sayfasını arkadaşlarıma yazdırmıştım önce. Sepet sepet yumurta sakın beni unutma yazmıştı üçü peş peşe. Sanırım kopya çekiyorlardı birbirlerinden. Asıl hedefim Yaprak’tı oysa. Bir gün okula giderken, lojmanın önündeki otoparkta koşup yetişmiştim arkasından. “Hatıra defterime bir şeyler yazar mısın?” Yine gülmüştü, gözleri kaybolmuştu. Kamburunu biraz daha şişirerek ellerini açmış “Ne yazayım ki?” diye sormuştu. Bir süre ayakta bekleştikten sonra yardımcı olmak için “Bir şeyler çiz o zaman” demiştim. Diğer sayfaları yırtmıştım kilitli hatıra defterimden. Az önce koskoca bankanın insan kaynakları müdiresini ağlatan işte çizdiği o evdi. Bacasından duman tüten, içinde gülen dört çöpten insanın seçilebildiği o mutlu ev.

Konuşurken gözyaşlarını sildi Nihan Hanım:

“2003’teki saldırıda henüz bu kurumda değildim, Yaprak’ın hikâyesini gelmeden önce biliyordum. Bombalı saldırıda bankada yaşamını kaybeden üç çalışandan birisiymiş. Ama gelince hikâyesinden daha çok etkilendim. En fecisi onunkiymiş. Arkasında patlayan camlar ensesine saplanmış. Danışma, birisi Yaprak Belgin ile ilgili görüşmek istiyor, deyince sizi görmek istedim. Siz nasıl öğrendiniz peki?”

“Bombalar Kasım sonunda patladı. Antalya’da bir gümrük şirketinde yöneticiydim. İstanbul’a eğitim için gelmiştim. İki ay Yaprak ile aynı metro istasyonuna girip çıkmışız, sabahları ben sola kıvrılırken o sağa dönüyormuş meğer… Sözlüymüş o sırada, evlilik hazırlıkları yapıyormuş. Kanseri terminal evrede olan Ayten Teyze’ye bakabilmek için ilk girdiği bankadan ayrılıp daha yüksek ücretle bankanıza geçmiş. Bunları yıllar sonra İhsan Amca’nın Fevzipaşa’dan tanıdığımız arkadaşı Yakup Amca anlattı bize.”

“Babası ve kardeşi hakkında bilginiz var mı?”

“Kardeşi olduğunu sizden duyuyorum, İhsan Amca, Yaprak’ın ölümünden sonra annesinin yanına taşınmış Sinop’a.”

Fotoğrafı hatıra defterimin arasına yerleştirdim. Uçları kırışmasın diye özenle taşıyacaktım eve kadar.

Asansöre uğurlarken Nihan Hanım yavaşladı, hafifçe döndü:

“Odası şu camsız bölmenin olduğu yerdeymiş, olaydan sonra güvenlik amacıyla bütün camları kaldırmışlar.”

Emre Ergel yenigün - x

Emre Ergel

1972 yılında Babaeski’de doğdu. Dedesi, 1925 Mübadelesinde Makedonya Manastır (Bitola)’dan gelenlerden. İlk, orta, lise öğrenimini Türkiye’nin değişik şehirlerinde yaptı. Mühendislikle başladığı üniversite öğrenimini yarım bırakarak, 1992 yılında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. 1997 yılında mezun olduktan sonra, bankacılıkla başladığı mesleki kariyerine özel sektörde üst düzey finans yöneticilikleri yaparak devam etti. İş dünyasında gördükleri, yaşadıkları öykülerine sızdı. Ustalarım dediği Bilge Karasu, Haldun Taner, Sait Faik Abasıyanık, Oğuz Atay’ın yanı sıra Robert Musil, Carlos Fuentes, Stefan Zweig, Philip Roth’dan etkilendi. Dorlion Yayınları tarafından 2021 yılında yayımlanan Saygon’da Kızarmış Kurbağa adlı öykü kitabında yer alan Yiyader adlı öyküsüyle, 2021 Fakir Baykurt Öykü Yarışması yetişkin kategorisinde birinci olmuştur.