16.07.2016, 21:00

Dünyayı kendi köyü sanmak...

‘Karıncaya bile âlî nazarla’ bakabilmektir yaşam.

Ne olursa olsun.

Umutsuzlukta...

Umut içinde..

İnançta o nazarı korumaktır yaşam.

Hep bir giden var.

Hep bir kurban var, hep bir zalim var.

Hep yitirilenler, yaşamlar, kardeşlikler, güzellikler ve bunları tek tek alan şimdilerin adı terör diye konulmuş derdi var.

*

Hangi koşulda olursa olsun, umutsuzluğa yol vermeyeceğiz.

Ülke olarak ve dünya vatandaşı olarak.

Zira umut bizim inancımız...

Varlığımız...

Kudret eli, kaynağımız...

Yaşam gücümüz...

Azığımız ve direncimiz...

Gönlümüzün tek sığınağı...

*

Türkiye, Fransa veya başka ülke, farkeder mi?

Kaynağımız, yaşam gücümüz çökertilmeye çalışılıyorken ülke olmanın, dilin, dinin önemi var mı?

Önem, insan olmakta.

Önem, insanlığımızı yitirdiğimiz şu zamanlarda kırıntıları toparlayarak bütünleşmekte.

Ne hazindir ki, bütün bunları da unutmaya yüz tuttuk!

Kınamak yetmez aslında.

Önce tüm bunları hatırlamak, idrak etmek ve gereğini tam da insan olarak yapmak gerek.

*

 

Özellikle Avrupa’nın yaşadığı siyasi ve ekonomik krizin derinleşmesinin ardından ‘terör’ krizi bir çok duyarlılıkları göz önüne çıkardı diye düşünüyorum.

‘Toprak günü geldi mi toprağa gideceğiz’biliyoruz. Ancak bu tür korku salmak, şiddet, canilik de neyin nesi.

Endişe bir yana, nefret tohumları da artıyor her geçen gün, işte o daha da kötü.

*

Oysa mesele daha farklı.

Bilin ki daha derin.

Doğru sorular sorun, doğru cevaplara ulaşırsınız ve gerçeğe yaklaşırsınız.

Uzağa gitmeyin ve tarihe odaklanın.

İrdeleyin.

Hızla aydınlanma yolunda ilerleyen insanlığın aslında aydınlanmadığını, daha da karanlığa gittiğini görürsünüz.

Yükselen batının ise şu dönemlerde nefrete kucak açtırılmaya çalışıldığını da görürsünüz.

*

Kendimizi mi yenilemedik, o dinamizimiz mi gitti?

Bilinmez.

Ancak ‘dünya’ denen köyde temeller neden yerinden sarsıldı bunu düşünmeliyiz?

Şu anda dünyayı saran bu derdin sarsıntılarını konuşuyoruz.

Bunları oluşturan sebepleri tartışıyoruz.

Bunları tartışmak yerine daha görünen, ancak kimseninde kabul edemediği insanlığımızı ele alsak daha doğru olmaz mı?

Etki, tepkileri düşünsek.

Ne etkiler ekiliyor da, ne tepkiler biçiliyor koca dünyamızda bunu irdelesek daha kolay çıkamaz mıyız işin içinden acaba?

*

 

"Dünyayı kendi köyleri" zanneden bir takım insanların esiri miyiz biz?

Bu dünyaya bulaşmış bir virüs değil de nedir?

“Demiri demirIe dövdüIer; biri sıcak biri soğuktu. İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu”. demiş zamanında erenlerin pirlerinden “Pir Sultan Abdal”.

Ne güzel de demiş, tam da şimdileri anlatırken.

Demek ki tarih hep tekerrürden ibaret.

İnsanı hep insanla kırmak tekerrürüyle.

Çok acı.

 

 

 

Dip notlar;

 

Prestij kaybı mı istenilen?

 

Şu günlerde Avrupa Birliği çok prestij kaybettiğine göre, amaç ‘batı uygarlığını çökertmenin tam sırası’ durumu değil midir?

Sorun işte burada başlıyor.

Her olayda hep bir düşüm yaşanır.

Ülkemizde de böyle değil mi?

Her yaşanan olay bizi daha da çukura çekmiyor mu? Çekiyor. Bunu göz ardı edemeyiz.

Ve bu bir kapandır.

Şimdi düşünün.

Gelecek nerede?

Aydınlanmanın dayandığı dünya görüşü nerede?

Düşünce adamları nerede?

Kültürel, dinsel ayrımcılık neden ön planda?

Şimdilerde yapılması zorunlu olan sanırım ‘sosyolojik teoride’ sorunu kaynağında ele almak olsa gerek. Kültürlerin çeşitliliğinden uzak kalamayız ve insanlığın her türünün içsel zenginliğinden uzak kalamayız ve de kalmamalıyız.

Evrensel olmak doğru temellere oturtulmalı şu aşamada artık. Evrensellik adı altında ‘tek tipleştirme’ olmamalı.

Bu bakımdan batının şu anda yaşamakta olduğu krizin her yönüyle ele alınması çok önemli.

Farklı tarihsel, kültürel gelişme çizgilerimiz, ‘terör korkusu’ yüzünden bitirilmemeli.

Politikalarla ‘çöküş’ sürecine sokulmamalı.

Bunlar bir prestij kaybıdır.

İstenilen bu olsa gerek.

 

 

Dakota Kabilesi duası...

 

"Sesi rüzgarda konuşan, soluğu tüm dünyaya hayat veren Yüce Ruh.
Duy beni!
Küçük ve zayıfım, gücüne ve bilgeliğine ihtiyacım var.
Güzellikler içinde yürümemi sağla kızıl ve altın şafağı, gören gözlerimi neşeli kıl.
Sevgiyle yarattığın her şeye ellerimin dokunmasını sağla.
Öğrettiğin kutsal öğretileri anlayacak kadar bilge kıl beni.
Her yapraktaki ve taştaki gizli dersleri öğrenmeme yardım et.
Güç arıyorum, ama kardeşimden daha büyük olmak için değil;
İçimdeki düşmanı ele geçirmek için.
Saf bir yürek ve açık gözlerle sana gelmeye her zaman hazır kıl beni,
Hayatım söndüğünde, batan bir güneş gibi.
Ruhum sana gelebilecek böylece onurla ve utanmadan."

Mutlu kalın...

 

Fıkra;

Nasrettin Hoca’nın paraya sıkıştığı bir zamanda bir vatandaş gelip Hocaya:
"Şeytan nerede yaşar?" diye sormuş.
Hoca cevabı bilmez, ama vatandaşı cevapsız bırakmamak için soruyu mecburen cevaplar.

Adam giderek hocayı soru yağmuruna tutar da tutar.

Ve sonunda Hocaya:
"Peki hocam şeytan ne yer?" diye sorar.

Sorulardan yılan Hoca yapıştırır cevabı;
"Eğer benim gibi parası yoksa zıkkımın kökünü yer."

 

 

Günün sözü ;

“Hayattaki en büyük zafer hiçbir zaman düşmemekte değil, her düştüğünde ayağa kalkmakta yatar.” Nelson Mandela


 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@