14.11.2015, 22:00

Düşünmeyi beceremedik, tahammülsüz olduk...

Günlük hayatımızdaki ‘ben bilinci’ saldırıları ve olumsuzlukları hep kendine çeker.

Öyle ki; oluşturduğumuz savunma araçlarımız vardır bizim, her an hazırdırlar. İşte onları da yıkıp geçerler.

Şimdilerde insanlık sadece kendi milliyetindeki sözde güzellikleri ile meşgulken, ‘sadece benim düşüncem doğrudur’ ile ilerlerken, diğer yükselişleri maalesef küçümser ve göremezler.

Oluşan da manevi ve maddi kayıptır.

*

Kavgacı bir yapıya sahiptir aslında insanlık.

Galiba yaradılıştan gelen bir özellik bu.

Ancak benliğe yapılan saldırılara da bir de zırhımız vardır bizim.

Adına da Orta Çağ şövalyelerinin zırhları diyebiliriz.

Çünkü üzerimizden hiç çıkmaz bu görünmez zırhlar.

*

 

Dağıldık...

Toplum olarak dağıldık.

Neden mi?

Sürekli bu saldırı ve savunma mekanizmaların arkasına saklandığımız için...

Zırhlarımızı bırakmadığımız için...

Bu zırhlarımızın arkasında kendimizi güvende hissettiğimiz için...

Nedense hep davranışlarımızın sonrasını düşünemeyiz çünkü, bu zırh görüşümüzü daraltır.

Ağırlığı ile bizi ezer.

 

*

İşte insanlığın bu ‘ben’ bilinci yüzünden ‘bizi’ unuttuk ne yazık ki.

Bizim çocukluğumuz var...

Ergenliğimiz var...

Ebeveynliğimiz var...

Her bir evrede duyarız, tadarız, yaşarız...

Kaydederiz her bir şeyi benliğimize...

Kabul görmektir amacımız.

*

Yıllarca kişiliğimizi oturtmaya çalıştık.

Ancak düşünmeye odaklanamadık.

Düşünmeyi beceremedik.

Beceremediğimiz düşünme işi bitince hatalar yapmamız kaçınılmazdır.

Ve sonucu tahammülsüz olduk...

*

Bir veliden bahsedeceğim bu bağlamda...

Eskilerden bir veli bir toplulukta konuşulanları dinler. Hemen hepsi de hanımından şikayette bulunmaktadırlar. Velinin ise şikayeti filan yoktur. Derler ki:
– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?
Omuzlarını silkerek cevap verir:
– Bizimki veli filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…
Deli gibi biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan kendilerini alamazlar.
Şöyle izah eder veli zat geçinmenin sırrını.
İnsana öfke gelince akıl gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır. Öfkelenirsem sabır gösterip ters cevap vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir deliye bir veli rolü oynayacaksın.Bu sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım.

– İşte der ey dostlar, Gül gibi geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir deliye bir veli rolü oynayın.

Hal böyle olunca sevgili okurlar tartışmalar da biter, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle de dolar…

Oysa öfkeyi bitirmek tahammül etmek bize güç sağlar.

Her insanın hayatında mutlaka gerçek bir tahammül sınırına ihtiyacı vardır.

Zor günlerimizde sıkıntımızı hafifletmemizin yoludur tahammül.

Çünkü ‘tahammül’ karların içinde açan bir çiçek gibidir.

Demek ki;

“Bir deliye bir veli” ilkesi ülkemizde ki iç içe yaşadığımız topluma yayılmalı çünkü, artık şu kavgadan, gürültüden, öfkeden kurtulmak gerek.

Birbirimize tahammülü bol millet olmak gerek.

 

 

 

Dip notlar;

 

İhtiyaç duyulan ne?

 

Dünyada ve Türkiye’de çok önemli bir güce bir ihtiyaç var...

Bu nedir?

Katıksız sevgi ve hoşgörü...

Hele ki son dönemde yaşadığımız olaylar ‘sevgi ve hoşgörü’ye ne kadar muhtaç olduğumuzu bir kez daha gösterdi bize.

Biz insan olmanın anlamını sadece sevgi ve hoşgörü çerçevesinde görür ve anlarız.

Bir değerdir hoşgörü.

Hoşgörünün ardında yatan sevgidir aslında.

Ve bu birleşimde ardından gelmeli dostluk ve barış.

Ve kaynaşılmalı, barışık olunmalı hayatın kendisiyle.

Bilin ki;

Hoşgörü gönül erlerinin kalbinde yeşerir.

Sevgi ve hoşgörü denilince de akla Mevlana gelir, Yunus Emre gelir.

Gelir de gelir daha niceleri gelir.

Yunus Emre; Mevlana gibi gönül erleri seslendiği insanların toplumdaki seviyelerine baktı mı?

Dinine, mezhebine, ırkına ve rengine göre de ayırdı mı?

Tüm insanlığı kucaklayan bir tutum izlemediler mi?

Ayrılıkçı değil, birlikçi, birleştirici insan olmadılar mı?

İşte tam da bu nedenle, içimizde haklı veya haksız olarak bir kin barındırmamalıyız.

Öfke taşımamalıyız.

Şimdi Yunus dili ile özetleyelim: Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım Sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.

 

 

 

Pişkiniz...

Ülkemizde bir sürü örnek vardır buna verebileceğim.

Tek örnekle geçeyim...

Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda ülkemizde yaşanan acı bir felaket sonunda ‘meşhur şirket yöneticileri’ gözlerini kapatmışlardı her bir şeye.

Acı ile oluşan da kayıplardı yüzlerce.

Yerine geldi mi?

Gelmeyecekler.

Ancak pişkinlikler bitti mi?

İşte sorun da burada. Yaşanan olayların ardından ülkemizde hiçbir pişkinlik nedense geçmiyor.

 

 

Süt’ün anayasası gelecek...

Kuşadası Efes Kongre Merkezi’nde düzenlenen 2. Anadolu EXPO Canlı Hayvan Fuarı 3. Ulusal Süt Zirvesi’ne de ev sahipliği yaptı ve “Süt Tedarik Yönetmeliği”nin yılbaşından itibaren uygulamaya gireceği açıklandı...

Şimdi bu ne demek?

Bugüne kadar hukuku olmayan sütün artık bir hukuku olacak demek…

Süte anayasa gelecek demek…

Üretici mağdur olmayacak demek…

Ve parasını zamanında alacak demek…

Ve sanayicinin süt derdi olmayacak demek…

Bu şekilde bir hukuk olması ülkemizde süt sanayisinin daha da gelişmesi anlamında bana gore.

Ancak “Süt sektörünün yeniden yapılandırılması” bizim doğal süte ulaşım imkanımızı ne derece etkileyecek bilmiyoruz. 2 yıldır süren çalışmaların neticesinde oluşacak hukuk sözleşmeli üretim dönemini başlattığında, alanın satanın hakkı belirlendiğinde haklar açısından daha iyi olacak ancak biz UHT süte mi mahkum edileceğiz onu da bilmiyoruz.

Küçük üreticinin, büyük ölçekli çiftliklerle rekabet edebilmesi mümkün mü?

Türkiye'de 19 milyon ton süt üretimi gerçekleşiyor, ancak UHT sütlerin sağlık açısından ideal olup olmadığı büyük tartışma konusu.

“İşletmelerdeki süt kalitesini iyileştirme projesi” çok iyi bir proje ancak iyileştirme demek UHT süt veya kutulu süt demek değildir. Ülkemizde özellikle son yıllarda artan pastörize ve UHT süt üretminin artması demek, daha tam sağlıklı olup olmadığı tartışılan bir bilinmezliğin kapısınında açık bırakılması demek.

Bir de sürekli süt toplanması demek, hayvanların beslenme düzeni içinde doğal olmayan yemlerin de bulunması demektir.

Süt toplamak sorun değil, doğal süt bulmak sorun olacaksa şayet, bu sistemler tekrar gözden geçirilmeli.

Şimdi talep var diye ‘doğal bir yapı’ daha da çok talebe karşılık vermek için ne yazık ki bozuluyor.

Türkiye’de sığır sütünden yapılan yoğurdun yerine artık tüketicinin koyun yoğurdu ve keçi peynirine rağbet etmeye başlaması neticesinde ülkemizde beyaz keçi türü beslenir oldu. Ve bu keçiler tabii ki dağlarda değil ağıllarda besleniyor. Bu da biline.

İstihdamın ve ve üretimin artması için sütde gelişim şart katılıyorum, ancak dediğim gibi bu gelişim daha çok UHT süt üretiminin artması olmamalı.

Süt sektörüne devlet desteğiyle ciddi katkı sağlanması nedeniyle halk sağlığı da hiçe sayılmamalı.

İsteğimiz daha çok süt değil, daha doğal süt…

 

 

 

Fıkra;

Dursun ile Temel bir gün oturdukları yerde konuşurlarken;
Temel elindeki aynaya uzun uzun bakıp Dursun’a;
-Ya Dursun ben bu aynadaki ha bu usaği tanirum ama bir türlü çikartamiyrum kimdur la bu ya.
Dursun aynayı eline alıp;

-A be salak usağum tabi tanirsun, ha bu benimdur da.

 

Günün sözü;

Bir fincandaki kahve gibidir hayat. Bazen tatlı bazen değildir.
Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir... Bob Dylan

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@