Altay Ömer Erdoğan'ın 30 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Çalı çırpıyı topladım Hakim Bey. Önce o iş. Önemli. Yıllardır budanmamış ağaçlar. Epey odun çıktı daha da çıkar. Zeytin bu, çıtır çıtır yanar, aslında kuru kökler var ya, kuzineye koydun mu, mis. Koymadan önce iyice silkeleyeceksin tabii, kurdu, böceği kalkıp gitsin. Annem bir keresinde bir bakmış yılan yavrusu. Aman ha yanar!  O sıcaklığa ne su dayanır ne yemek. Ayvayı közde pişireceksin, en güzeli, ay ay bak, inan lokum. Soymana gerek yok. Kabuğundan ayırıver dudaklarınla, birden alıver dilinle, emiver şöyle. Ya geçen bir bahçedeyim, Allah seni inandırsın, vurdum zeytine testereyi, o da ne, bir tüylü kuyruk. Ardından ailesi. Nasıl hızlılar bir bilsen. Aa sen tüylü kuyruk ne bilmezsin değil mi? Sincap sincap. Ya tabiat mucize, yılanlar da başlar yakında, ben korkmam, ne korkacağım. Karayılan ürkütücü biraz, doğru ama sen ellemedinse ne yapsın. Yapmaz.  Ha yalnız, dolaşırken otun üstüne basmayacaksın. Kıvrılmış, uyuyor olur, ne yapsın saldırır.

Hakim Bey derin bir nefes alıp soluğunu usulca bıraktı. “Yılmaz işin uzun senin, ben ayakta çok kalamıyorum, yaşlılık malum, gideyim.” dedi.

 Tabii tabii, bu işler bizim işimiz, sen git. Hem soğuk da, üşürsün. Buranın iki günlük daha işi var, bilemedin üç. Yavaş yavaş işlenirim ben. Ya yavaş demek adetten. Kararını bilmek esas. Şimdi şu ağaç var ya, sen de elli,  ben diyeyim yüz yaşında. Kurumuş dalları, keseceksin acımayacaksın. Bak, ağaçların gövdesine vurursan motorlu testereyi birden, bir daha sürgün vermez, az altından gövdenin,  el testeresiyle ince ince kesersen sürgün verir. Sürgün dedim ya sana ayıp olmasın diye, biz ona piç deriz. Aşı ister mi ister.  Bu işin inceliği burada.

 “Öyle mi?” dedi Hakim Bey  çok da sorgulamadan. “Sen istediğin gibi çalış, şuradaki bağ evinde kalırsın, sobası var, buzdolabı, yatağı.” derken sözünü tamamlayamadı.

Ya önemi yok, git sen ben bakarım başımın çaresine. Şu otları da ayıklayayım, bahçenin tadını kaçırır. Ot ilacı atıyor gâvurlar, kusura bakma da onlara başka ne denir, bereketi mi olur toprağın? Ben elimle yolarım, tırmıkla kökünü kazırım, un olur toprak, plaj kumu gibi vallahi. Bizim eve yakın, arabayla bir buçuk saat, deniz tarafında ormanlık bir yer var, mangalı filan. Tavuk alırız biz, hanım başka şeyler de ister de, her istenen olmuyor, kanat uçuralım diyorum, yüzü düşüyor. Karın doyurmaksa maksat, ne olacak değil mi? Bir kumsalı var, böyle incecik kum. Oğlana kaz dedim, hep ben kazacak değilim ya, gömdü beni kuma. Kafam dışarıda ha, sıcak nasıl, kemiklerim rahatladı, birdenbire toprağa girme fikri korkuttu beni ama. Gün görmeden mi gideceğiz şu dünyadan, dedim.

 Hakim Bey, ayağa kalkmış kafa sallıyordu, ellerini birbirine kenetlemiş, uzaklara bakıyordu, dinler gibi görünürken. “Oğlum dolaba hazır köfte koydum iki paket, ekmek de var, domates, soğan filan. Doyur karnını.”deyip yürümeye başladı. Şapkasını iki eliyle kafasına iyice yerleştirip pantolonunu yukarı çekti, kemerini düzeltti. “Kolay gelsin sana, bir şey olursa ara bak.  Evdeyim,  atlar gelirim arabayla.” Hiç merak etme, dedi Yılmaz. Sözüne devam edecekken adamcağız uzaklaşmıştı bile.

Hakim Bey arabasına atlayıp gözden kayboldu. Dar yolda ilerlerken radyoyu açtı. Türküler... Sesini artırdı müziğin, mırıldandı, eliyle arabanın direksiyonunda tempo tuttu. Pencereyi araladı, onca koşuşturmayla geçen yılların ardından nasıl da güzeldi her şey. Hayaliydi hep. Hayalleri buluşmadı karısıyla. Alışır elbet diye düşündü. Demek gövdeyi ince ince kesmeli ha, dedi içinden. O her şeye de hakimdi, iyisini bilirdi; her zaman, düzenler, düzeltir, doğru kararı verirdi. 

Eve ulaştığında “Ne çok konuştu bu adam.” diye kapıda kendini karşılayan karısına serzenişte bulundu: “Susması bir dert, susmaması ayrı.” Zeynep Hanım gülümsedi “Kime kızdın gene?” “Kime olacak: Oduncuya!  İşi biliyor adam, doğrusu bu. Dozer gibi de. Tuhaf bir hali var, sus diyemediğim bir hal. Yıllarca insanlar karşımda sustu. Kime anlatıyorum ki, senin karşında da ben sustum.” dedi, garip kahkahası yankılandı. Kadının yüzünde buruk bir gülümseme vardı. Böyle zamanlarda bir şey demezdi, yıllar yılı mesele çıkmaması için çaba göstermişti, şakalar, alaylar, üstünlükle ama bir yanıyla da okşayıp gönül alan sözler. Bu bahçeyi alırken de istememişti. Ahmet Bey- ki adıyla seslenen pek yoktu- Hakim Bey, emekli olduktan sonra doğal yaşama merak salmıştı, olup biten bu muydu? Gezseler, yeni yerler… Olmadı. Olmayan tek şey bu değildi, çocukları da… Avuttu kendini yıllarca. Oyalar işliyordu, zarif ellerinde renk renk biçimlenen. Eczacılık Fakültesini bitirdiği yıl onunla tanışıp evlenmişti. “Çalışmana gerek yok.” demişti, “Hiç gerek yok.” Değişik illerde, değişik insanlarla geçen çocuksuz bir hayat. Hep sevdi,daha çok saydı, etraftaki herkes gibi.  Onun değişik zevklerini de sevmeyi öğrenmişti, geçen sürede. Evliliklerinin kırkıncı yılına yaklaşırken, kendine ait duyguları da onunkilerle örmüştü. Örnek çıkardı ipliklerle. Sonra onu işledi, örtüp üstüne bekledi. “Akşama ne yemek yaptın?” diye sorunca Ahmet Bey, irkildi. “Bakla yaptım, enginarlı. Su gibiydi enginarlar.”  “İyi bakalım, az uyuyayım sonra yeriz” deyip odaya geçti. Televizyon karşısında şekerleme.  O uyurken de huzur buluyordu Zeynep Hanım, evi temizlediğinde de. Her şeyi yoluna koyma huzuru. Hele ki içinde birçok şey yerli yerinde değilse.

Sakin bir akşamüstü, alışkanlıkların dışına çıkılmadan yaşanan. Saatin sesini dinlerken onun da uykusu geldi. Önce kalkıp kocasının üstünü örttü, gözlüklerini usulca alıp sehpaya koydu, kumandadan televizyonun sesini kıstı. Ahmet Bey’in üst dudağı horultunun etkisiyle açılıp kapanıyordu. Garip. Öpmezdi onu pek, tanımıyordu dudaklarını. Erken yatar, erken kalkar, erken kahvaltı ederdi Hakim Bey. Ona dokunduğu zamanlar da erkenliğin azizliğine uğradı yıllar yılı. Ayrı odalarda…  Gereksiz uzatmazdı sözü, kestirip atardı. Zeynep Hanım törpülenmişti. Kocasının otoritesiyle varlığı sağlamlandı, iki güzel sözle de avundu.

altay ömer erdoğan (1)

Hakim Bey uyandığında sofra hazırdı. Yoğurt çorbası da yapıvermişti yemeğin önüne. “Güzel olmuş Zeynep Hanım, yumurtayla kestirmedin inşallah.”  “Yok” dedi “Olur mu? Unla kestirdim.” Enginarlı baklayı da koymuştu masaya. Tabaklara bölüştürdü. Enginarların çoğu Hakim Bey’in tabağındaydı. Acele acele sıyırdı yemeği ekmekle.  “Kemali afiyetle yedik, güzel olmuş Allah için. Kahveyi salonda içelim, haberler var.”deyip çekildi. Her zamanki gibi akşam kahvesi hazırlıkları. 

Aynı sessizlikle geçen gecenin ardından sabahleyin yola koyuldu Ahmet Bey. Kalan enginarlı baklayı ikinci gün yenmez nasılsa diye bir kaba koydurmuştu Zeynep Hanım’a. Bahçeye vardığında Yılmaz uzaktan el etti. Sevinçle seslendi. Geldin mi Hakim Bey? Gözüm yoldaydı inan. Bahçenin yarısından fazlası işlenmişti, şaşırtıcı hız, hesap yapmasa da hoşuna gitti. “Güzel olmuş, eline sağlık. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu.” Bekle bekle, sen beni bilmezsin. Kimse bilmedi işte de. Roman olur derler ya. Olur. Gerçekten de. “Al bunu dolaba koy: enginarlı bakla, yersin diye getirdim.” Kabı alıp düşünceli bir şekilde sağ ol, dedi hakime Yılmaz. “Ne o sevmez misin?” Severim. Severim de işte ne bileyim, anlatması zor. Bizim çocukluk zamanları. İki göz odada. Babam erkenden gitti, gitti dediysem öldü. Benden küçük iki kardeş daha var. Annem iş bilmez, yol iz bilmez. Cahil. Önce okula git, dedi bana, sevindim. Amcamlardan biraz kışlık yardımı filan. Bu hayır işleri ilk başta kuvvetli olur da zamanla azalır. Bizde de öyle oldu. Bir süre sonra, gelen ile kıt kanaat. Hakim Bey “Bir sandalye getir Yılmaz ayakta bırakma beni .” dedi anlatırken. Olur ya, alayım geleyim hemen. Bahçe kapısının önündeki ahşap sandalyeyi kaptı getirdi, koluyla sildi tozunu, eliyle sıvazladı sırtını Ahmet Bey’in, oturttu. Sen şimdi bekle çay demlediydim, onu da koyayım soluklanalım dedi, tepside iki çayla döndü. “Ee ne yaptınız sonra?” dedi çayını yudumlarken Hakim Bey. İşte ondan sonra azı öğrendik biz. Okula başladığım yıldı, öğretmen sayı sayacağız, dedi. Sayı boncuğu yok bizde, fasulye de olurmuş. Gittim anneme, bir pançak fasulye ver dedim, oğlum zaten bir pançak yemeklik var, olmaz dedi, nohut istedim, o da azmış. Hesap işi için sayacak bir şey bulamadım anlayacağın. Komşumuz vardı, onunki de bizimki gibi daracık bir ev. Kader ortağı, annemin de ahretliği, kıyamadı bana. Al oğlum, dedi bakla, kuru bakla, sapsarı. Bilmezdim ben. Bununla say, dedi. Hakim Bey güldü: “Benim getirdiğim yaş bakla ama sakın ha karıştırma!” Yılmaz’ın yüzünde yarım kalmışlık vardı sadece. Ah! Sonradan öğrendim hepsini. Sekiz yaşında bilemedik işte. O zamanlar yoksulluk da başkaydı. Herkesinki herkesinkine benzerdi. Görmeyince gönül katlanıyormuş. Şimdi benimkilere gel de anlat. Bardağındaki kaşığı parmağıyla kenara dayayıp çayını dikti. Semaver çayı başka ama. Çalılarla tutuşturdum, nasıl kokulu bak. Odun kokusu. İnsan birdenbire gevşiyor vallahi. Gece yaban domuzu geldi kıyısına bahçenin. Gövdesi büyük. Burnu nasıl serttir bilemezsin. Bir sürer toprağı, hayret edersin. Havalandırır, motor gibi. Keyfi olursa çeker gider, olmadı mı gelir durur, alacağını almadan gitmez. Hakim Bey kafasını salladı, sonra “Saydın mı baklayla?” dedi merakla. Yılmaz  duraksadı, ayağıyla yeri eşeledi. Yok, sayamadım, baksana oduncuyum ya ben, bir b.k olamadım. Yani aslında bitirdim ilkokulu, ama hep sustum. “Yok yahu” dedi Hakim Bey, “Hayatta inanmam.” İnan, inan sahiden. Ben baklaları aldım okula gittim, herkes çıkardı saymak için. Bir, iki,üç,beş… Sabah kahvaltısı yok, karnım nasıl aç, baklalardan birini dilimin altına koyuverdim. Şişti, yedim, güzeldi. Sonra bir bakla daha, bir tane daha. Ağzıma doldurdum, öğretmen dikildi başıma. Öyle gözlerini açmış bakıyor yüzüme. Say diyor, yok ki sayacak bir şey, ağzım da dolu. Kuru ya bakla, tıkadı. Şaşkınlıkla bakmaya devam etti yüzüme. Konuşamadım. Karnım doyuverdi be Hakim Bey. Saymadım sonrasını.

altay ömer erdoğan (2) ışıl madak

Işıl Madak

1976 yılında Bornova’da doğdu. Ortaokulu ve liseyi Bornova Suphi Koyuncuoğlu Anadolu Lisesinde tamamladı. Celal Bayar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1997 yılında bitirdi. İlk üç yılı Manisa’da, kalanı İzmir’de olmak üzere Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevinde bulundu. Evli. Kızı Deniz’in annesi.

Yazmanın kimi zaman tek çıkış yolu olduğunu düşünüyor. Kalemini şiirden taşırken öykünün büyülü atmosferine girmek, her daim çekici gelmiş. Bu yüzden dizelerin yolculuğuna eşlik etmiş yapıtlarında. Bir öyküsünde yazdığı en kısa dizenin kendisi olduğunu söylese de bunun bir nevi üçkağıtçılık olduğunu da alçak gönüllülükle söylemekten çekinmiyor. Bu muzip halin “yaratıgen” olduğu düşünülebilir ancak şeklinin şemalinin olmadığı pek açıktır. Kimsesiz dünyasında Tomris Uyar hayranı olarak yazılanın eksik olduğunu hissetse de kadına dair her şeyin yer aldığı öyküleriyle edebiyat serüvenini sürdürüyor. Öyküleri; Notos, Öykü Gazetesi, Sözcükler, Caz Kedisi ve diğer birçok derginin sayfalarında yer almakta.