29.04.2018, 05:56

Geçmiş özlemi...

Geçmiş özlemi...


Tükenilen, hayıflanılan zamanlar...
Örselenen vakitler.
Bir düşünün. 
Nasıl bir sır içindeyiz?
Zaman ‘gün’ içinde hepimizi ele geçiriyor iken geçmişi bu şekilde yaşatır bize.
Öyle bir an gelir ki bitmek bilmez.
Öyle bir an gelir ki bitmesin diye dua edersiniz.
Bazen bir ömür kadar uzundur.
Bazen de bir an kadar kısadır.
Zaman denen o oyuncak içinde yaşam göz açıp kapayıncaya kadar başlamış ve bitmiştir aslında.
*
Yüreğimizin en derinlerinde hissederiz bazen geçmişi.
Hissedildiği zamanlarda bir acı ile veya minik bir gülüş ile geçiştirir gibi görünürüz.
Apar topar kendimize geliriz.
Yollarda bulur bakışlarımız kendisini. Veya pencere kenerlarında.
Veya bir denize bakarken.
Veya bir yeşilin içine düşmüşken.
Bir gülüşe donup bakakalırken buluruz kendimizi. Ve bu vakitlerin bizi, "geçmiş özlemi" ile vurması, yüreğimizi delmesi ‘ilerlememizin’ önünde maalesef ki bir engel.

*
Yüreklerden hiç bir zaman kaybolmaz geçmiş. 
Bir bakarsın bir parkta. 
Bir bakarsın bir oyunda. 
Bir bakarsın sevgili bakışındadır. 
Bir bakarsın acılar içinde gömülür gider.
O koşuşturma içinde yüreğin o sonsuz bahçesinde ya kaybolur, ya da kendine gizli bir yer bulur. Gözlerini bağlar. Ve gökyüzünün tüm renklerini göremezsin. Yeryüzünün en güzel seslerini duyamazsın. 
Çocuklukta ki masumiyetini bulamazsın. 
Derin bir istirahate geçer kalbin.
*
İnsanların yaş almaları o artan özlemi, getirir.
Evini, sokağını, arkadaşlarını özlersin.
Bu duyulan özlem geçmişe değildir aslında. Geçmişi özlettirecek kadar sıkıcı,  boğucu ve zor olan yaşama inattır.
Her geçen gün yaşamanın getirdiği yüklere isyandır.
Hayatin günden güne daha bunaltıcı olması insanı iter geçmişe.
*
Özlemi ya kavgaya ya da sevgiye dönüştürürüz.
Ararız geçmişin içinde ki o inancı.
Ancak her gidişimizde daha da düşeriz. 
Kendimizi yenilemeyiz.
Savruluruz.
Belki içimizdekileri en uzağa fırlatabilme gücümüz olsaydı o inançla hızlıca yapardık bunu. 
Sonra başlar hayıflanmalar. 
‘Eskiden hersey daha iyiydi’gibi. Çünkü en kolayı budur.
Oysa ki, zaman gezgini olmak mümkün olmuş olsaydı geçmişte yaşanan zorluklar, tarihte yaşanan bin bir zahmet iliklerimize kadar bizi kuşatacaktı.
O zaman geçmiş güllük gülistanlık gibi anlatılamazdı.
*
Eskiye özlem hep olacak. 
Ancak önemli olan yapabileceklerimiz için savaşmaktır.
Çünkü geçmişe tutunmak, onu özleyerek vakit kaybetmek sorumlulukların bizi bunaltmasıyla geçici ‘kaçış noktası’ yaratmaktır.
Biz sürekli birey olarak, toplum olarak eski günlerin ne kadar güzel, mutlu, sorunsuz olduğunu düşünerek aslında bugünkü koşullara hep isyandayız.
Ancak o isyanı hiç düzeltme yolunu da bulmuş değiliz.
*
Bugünün koşullarına isyan etmek çözüm değil, sadece o boyutda kalmaktır.
Yıllar sonra da şu anınızı özlemeyeceğiniz ne malum.
İnsan her zaman içinde olduğu zaman da hep özlem duyduğu bir zaman yaratır çünkü.
Kısır döngülere girer.
Ve o kısır döngülerinde sıkışıp kalır ve kalacaktır da.
O sıkışmış kaldığı anda da geçmişe özlem ile beraber mutsuzluğunu da duyacaktır.
Ancak unutmayalım ki; eskiye özlem ve eskinin sürekli yüceltilmesi kendimizi kandırmaktan başka nedir ki?
Yaşanmışlık biter ve ardından etkisi mutsuzluk olarak sürer gider. Ve bu mutsuzluk, geleceğe bakışımızı da etkiler.

*
 “Her şey eskiye kaldı, anılar bile”diye dediğinizde, iç içe geçmiş her şey ile buluşursunuz.
Farkedemezsiniz.
Anlayamazsınız.
Ancak o keşif. Geleceği parça parça keşfetmek. Yeniden ‘keşfetmek’ sizi canlandıracaktır.
Ve biz aslında bir bakarız ki geçmişi ‘bir daha gelmeyecek olmasından’ dolayı özlüyor muşuz.
Yoksa özlemimiz aslında bu zamandan daha iyi olduğundan değil.
*

Çünkü hayattaki en büyük sorunlardan biri özlem adı altında takılı kalmaktır.
İlk bilgisayarını özlemek, ilk arabanı özlemek değildir sorun. 
Sorun takılmak, bağlanmaktır.
Sorun üniversite yıllarını özlemek, arkadaşlarını özlemek değildir.
Sorun, takılı kalıp huzursuzluğu çağırmaktır.
Sorun aslında ‘geçmişi özlemek’ değil,  ‘yaşlanıp ölmeye gidişten’ korkmaktır.
Her geçen günün bir önceki günden bağımsızdır ve eninde sonunda seni o ‘yola’ götüreceğini bilmendir.
Geleceği kabullenememektir.
*
Hayat ne garip değil mi?
Direnir, inat eder, kavga eder, mücadele edersin.
 Ancak hep geçmiş kazanır.
İşte yurdum da hep kavgalı geçmişinle.
İleriye atılacak her adımda geçmişi kurcalıyoruz.
İnançıyız.
İlerlemek için, önümüze bakmak için geçmişi kendimize ders olarak almıyoruz.
Kurcaladıkça özeniyoruz, özendikçe karıştırıyoruz.


*
“Yaşanılan gün içinde çok büyük bir sır vardır. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır. Ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, Bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.” Der ‘Michael Ende’ ‘Momo’da.
*

O nedenle; ‘yaşamın kendisi’ ile bütünleşerek geçmişe bakmayalım. 
Sadece ondan ders alıp ‘geleceğe’ gözümüzü dikelim.
Çünkü ‘umut’ gelecekte.


Dip notlar; 

Yeniye alışmak...

Her yeni şeye, yeniliğe, oluşumlara alışmak zordur.
Zoru başarmak daha da zordur.
Yeni cazip gelmez. 
Ama zaman geçer ve yerine oturmaya başlar her şey.
Hatırlar mısınız eskiden kocaman cep telefonları vardı. Sadece konuşmak ve mesajlaşmak için. 
Şimdilerde akıllı telefonlar var. Ancak ‘Eskiden pili çok giderdi. Şimdilerde bir saat sonra pil bitiyor, yedek şarj edicilerle dolaşılıyoruz’ diye şikayet eden çok.
Ufacık da olsa nasıl da eskiye özlem oluşmuş değil mi?
Oysa her imkanın elinde şimdi, neden şikayetçisin ki?
Ama olacak. 
Her yenilik bir artısı ve eksisiyle hayatımıza girecek. 
Ancak insan doyumsuz olduğundan hep geçmişe bir el uzatacak.
Otomatik makinalarda ki tek düğme ile işler bitmesine rağmen mutsuzluk , şikayet hep dillerde, yüreklerde.

Artan panik atak ...

Oldukça sık rastlanır bir hastalık olmak yolunda hızla ilerleyen bir toplumsal durumumuz var.
Adı panik atak.
Korku nedeniyle panik ve endişe dolu bir yaşam süren kişi sayısı hızla artıyor...
Bu hastalığa çağımızın hastalığı dersek sanırım yanılmayız...
Ekonomik açıdan zorlaşan hayat şartları.
Ülkemizin içinden geçtiği durum.
Karışıklıklar.
Toplumsal olaylartın artması ve bunların yol açtığı stres nedeniyle insanlarımız artık güvensiz...
Ve bu güvensizlikte panik atak denen illeti her kesime bulaştırır oldu.
‘Her an ölebilirim korkusu’ yaşadığımız travmalardan kaynaklanıyor ne yazık ki.
Ancak ataklar şeklinde seyir eden panik atak nedeniyle artan ilaç kullanımı ise daha beter bir dert başımıza.
Ruhsal açıdan çöküntü, mutsuzluk, depresyon bu illeti getirmiş olsa da toplumumuza, aslında işin daha da özüne inmek gerekir.
Öz ise tetiklemeler değil midir?
Tetiklemeler de mutsuz bir toplum ve sorunlu ülke  yaratmak içindir.
Amaç; ‘Toplumun içini boşaltırsanız, boş bir ülke oluşur’ un gerçekleşmesi.

Fıkra;
 Temel ile Dursun yaşlanmışlar, kahvede sohbet ediyorlarmış. Dursun dert yanmaya başlamış :
– Ula Temel çok yaşlandik, kollarim, ayaklarim, başim… Anlayacağun herbir yanim ağriyor daaa. Sen nasilsun bakalum? Temel cevap vermiş.
– Laa Dursun, ben anamdan doğdiğum gün gibiyim daaa. Ağzımda dişim yok, kafamda saçim yok, altuma edeyrum haberum yok.

Günün sözü; 
“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.” 
- Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali 
 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@