Salim Çetin'in 2 Haziran 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

2013’teki Gezi, yeşile ve çevreye duyulan sevgi ateşiyle birlikte bütün haksızlıklara, baskıya, hukuksuzluğa isyan ve direnmeyle başlamıştı.

Gerçekten de böyle oldu; insanlar bunaldılar yapılanlardan, sürekli kendilerinin dışında alınan kararlar canlarına tak etmeye başladı.

Tıpkı Stefan Zweig’ın Hitler faşizminden kaçıp Londra’da 1940’lı yıllarda vatansız yaşarken “Dünün Dünyası”nda yazdığı, “… İnsanın dünyada olup bitenlere karşı güçsüz, aciz kalmasının bu kadar korkunç bir şey olabileceği” gerçeğini hissetmesi gibi bir duyguydu bu.

Ve o duyguydu ki “farklı olanları bir araya” getirdi, sokakta hep birlikte muhteşem bir meşale yaktılar onlar…

Haksızlığa, baskılara direnmenin; yeşile, çevreye, hayata duyarlığın meşalesiydi bu.

*

Tarihte buna benzer olayları görebiliyoruz.

1871 Paris’inde, Paris Komünü’nde de Gezi’ye benzer bir yan vardı.

Orada da “farklı olanların birliği”nden yola çıkılmış, değişik renk ve siyasi görüşteki insanlar egemenlere karşı birleşmiş, Komün Günleri’ni oluşturmuştu.

İşçiler, aydınlar, ilerici yurttaşlar bu komünler içinde yer almış, Paris’te 1871’de halkın iktidarını yaşamaya başlamıştı.

Ancak girişim sadece üç ay dayanabilmiş, sonrasında bu yürekli insanlar yenilmişti.

Elbette Gezi’nin siyasi gücü ele geçirmek gibi bir amaçtan öte, Can Atalay’ın dediği “...herkesin itirazını alıp geldiği” bir platform olma özelliği vardı.

Hep olur ya güzel şeyler çoğunlukla yenilir, aynı Komün’de olduğu gibi ve aynı Gezi’de olduğu gibi…

Komün yenilgisi büyük bir kıyımı, hapishaneleri ve beraberinde giyotinle idamı getirmişti.

Gezi yenilgisinde ise ömür boyu hapisler on sekiz yıllık tutsaklıklar geldi…

Ancak tarihin bize söylediği, böylesi büyük olayların bıraktığı izin kaybolmayacağı, kazanılan demokratik hakların toprağa düşen bir fide gibi boy atıp topluma ve insana güzellikler katacağı yönündedir.

Buna karşın kötülüğü, eşitsizliği ve haksızlığı savunanları ise tarih şaşmaz terazisinde tartacak, notunu ona göre düşecektir.

Bu da yetmeyecek, toplumdaki bu güzel tohumları kurutanlar bunu yaşamlarında bir kara leke olarak hep taşıyacaktır.

Komün’de öyle olmamış mıydı?

Yakılan ışık bütün dünyayı aydınlatmış; işçiler, kadınlar ve yoksullar başta olmak üzere toplumun bütün kesimleri için yeni bir hayatın kapısı aralanmıştı.

Aynı Gezi’nin dile getirdiği taleplerde olduğu gibi…

*

Gezi’nin Arkasında Hep Bir Şey Arandı…

Gezi, farklı olanların yaktığı bir meşaleydi; içinde sosyalistler de vardı, Müslüman demokratlar da, inananlar da, ateistler de…

Komün’de de Paris’in yoksulları, aydınları ve işçileri vardı. Hayatın güzelliğini onlar savunuyordu.

Gezi’deki gençler, kadınlar, yaşlılar, hayvan haklarını savunanlar, İstanbul’daki ve dünyadaki yeşilin daha çoğalmasını istiyordu. Tıpkı Komün’de oldu gibi.

Yaşamın herkes için güzel olması onların en büyük isteğiydi.

Gezi’de de tam bir komün yaşamı vardı; yemekler, kitaplar paylaşılıyordu.

Gazdan rahatsız olanları gönüllü doktorlar tedavi ediyordu.

*

Peki, karşı taraftakiler, Gezi’yi illa da birilerinin ‘kışkırtması’ gibi görenler?

Onlar Gezi’yi hep ötelerde aradı, hiç içlerine ve yanlışlarına bakmadı.

Aslında Gezi, halkın baktığı yerden, onların dertlerini dinleyen ve çözüm üreten bir talepler dizisiydi.

Ne kışkırtılmaya ne de dışardan üst akla ihtiyacı vardı.

Zaten Gezi’nin üzerinde yürüyeceği alanda mevcut iktidarların yeterli oranda eksik, anti demokratik uygulamalar mevcuttu. Bu durumda ‘dış güçler’e gerek var mıydı?

Mesela çevre duyarlılığı, birlikte karar verme gibi kavramlar Gezi’nin en çok üzerinde durduğu konulardı.

Elbette halkın taleplerini görmeyenler, demokratik katılım gibi kavramları siyasi dünyalarına sokmayanlar, kısaca demokrasiyi ara sıra bohçadan çıkarıp işlevi bitince sandığın dibine saklayanlar için yukarıda sayılan kavramların bir önemi olamazdı.

Dolayısıyla Gezi sıradan, basit ama toplumsal hayatın temel kavramlarını işletmeyenlere bir itirazdı.

Bu itirazın içinde; hukukun evrensel ölçüler içinde işletilmesi, özgürlük, eleştiri hakkı gibi talepler yer alıyordu.

Bunlara ilaveten Gezi; Karadeniz’deki dere ve çayları kurutanlara,

Küçük kızların evlendirilip bir karabasanın içine atılmasına sessiz kalanlara,

Bir serçe ürkekliğiyle kendine yeni bir hayat seçen kadına, eski eşten gelebilecek şiddete karşı koyabilecek mekanizmayı kurmayanlara,

Yolsuzlukların ayyuka çıkmasına kayıtsız kalanlara,

Toplumun ayrıştırılmasını yol açan mezhep, din ve kullanılan söylemlerin insanları canından bezdirmesine su taşıyanlara,

Eleştiri ve önerileri müzakere etmek yerine bunları ileri sürenleri ‘vatan haini’ ilan edenlere bir itirazlar toplamıydı.

Kim ne derse desin Gezi’nin gölgesi siyasi hayatın üstünde hep duracaktır.

Ercan Kesal, BirGün gazetesi Pazar ekinde, “..balkonda otururken tepenizde sallanan asmanın ucundan bir salkım üzümü koparıp yemek isteğidir Gezi.” diyor.

Bir de hatırladıkça hüzünlendiğimiz Ali İsmail’dir, Abdullah’tır, Ethem’dir, o küçücük bedeniyle haksızlığa karşı koyan hepimizin küçük sevimli kardeşi Berkin’dir Gezi…

Kısaca Gezi biziz, bizim insanca isteklerimizin toplamıdır.

Özgürlüğümüz, onurumuz, insanca yaşamımıza açılan kapının ilk girişi…

Selam olsun hem Gezi’ye hem de Komün’e…