17.05.2021, 12:35

Hayat akışı…

 

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işler ne kadar yoğun olursa olsun insanların hep birbirlerine ayıracak zaman bulmaları gerekli. Hatta şart.

Şöyle de düşünebiliriz. Kırklı yaşların başlarında kendini dinleme dönemi başlar adeta.

Sonra o yaşın ortalarına gelindiğinde daha az çalışmaya karar verir insanoğlu.

İşlerini düzenlerler.

Kendi öz isteklerine daha fazla önem verirler. Daha fazla beraber olmak isterler sevdiklerinle.

Yeni başlangıçlara yelken açmak isterler. Bunca zaman ertelediklerini hayatlarına almak isterler.

*

Anlar geçmiştir oysa. Sonradan farkına vardıkları anlarını kaybetmek istemezler.

Hatta o güne kadar onca şartlanmıştık ile yaşarlar ki sonrasında yaşadıkları sıkıntıları unutmak isterler. Sonrası ise yine planlar ile çevrilir farkına varmadan.

Demek ki aklın başa geldiği yaş orta yaş.

Ah be zaman; ‘Nasılda aktın geçtin, ne yelin kaldı ne de eserin.’ İşte böyle hayıflanırlar.

Oysa keyif almaktır her halli ile her anı ile her zamanı ile hayat.

*

Ah be hayat akışı nasılda belli zaman sonra kendini hatırlatırsın.

Geldim bak ben ortaya’ dersin. ‘Sen hala neredesin?’ Dersin.

Hala ve hala, sen hala geçmişte mi yoksa geleceği planlamada mısın?

İşte an orda hemen yanında durur ve sana bakar.

Yaşa beni diye. Yaşa beni. Doya doya yaşa. ‘Şartlanmaları’ bırak. Düşünceleri bırak, sal gitsinler.

*

Akışa bırak kendini der hayat sana. ‘Ben o akışım’ der. O akışın içinde ‘var ol’ der sana ve seslenir. ‘Yaşa beni’der. Sıkılma. Utanma. Korkma. Sadece yaşa.

Vazgeçmeyin denemekten ve yeniliğe ihtiyaç duyun. Etrafınızı iyi tanıyın. Mahallenizi. Apartmanınızı. Her karesi, her anı. Hayatlarınızın tekrar eden her anını iyi tanıyın.

Pencereden dışarı uzatın başınızı. Etrafa iyice bakın.

Kırmızı ışıklar sokak lambasının gizeminde. Sokak lambası senin içinde.

*

Çok güzel bir hikâye var anları yaşamamızı öğütleyen. Hikâye uzun olduğu için kısaltarak sunuyorum; Bu hafta ‘dip notu’muz bu anlamlı hikaye olsun. Notlarınızı kenera değil kalbinize yazın...

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez. Biri tıpta, öbürü mimarlıkta okuyordu. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı. İkisi de otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa geldiklerini, gülerek itiraf ettiler. Bir süre sonra evlendiler. Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü...

Senin için ölürüm’ derdi kadın adama ve adam ‘Hayır, ben senin için ölürüm’ diye yanıt verirdi hep... Bazen aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, ‘Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak.’ Rafta başka bir not olurdu, ‘Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma.’ Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı.

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zamanları vardı. Ama kırklı yaşlarda daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde ‘satılık’ levhası asılı olan.

Ne dersin, bu evi alalım mı?’ dedi adama. ‘Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı...’

Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?’ diye yanıt verdi adam.

Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez burası bizimdir artık…’
Sadece bir hafta ayrı kalacaklardı. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Mutlu görünmüyor, konuşmuydu.. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, anlat” diye dil döktü boş yere... Sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...”
“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ve bavulunu alıp gitti. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle...
İlk celsede boşandılar.Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...” Bir sürü kâğıt duruyordu kutuda. İlk kâğıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem” diyordu... “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım.” (Alıntı)

İşte hayatın akışı böyle bir şey...

 

Mutlu kalın…

 

Fıkra;

Bir gün Temel çift görüyormuş. Akıllı arkadaşı Dursun’a sormuş;- napucam Tursun...

Dursun cevabı yapıştırmış; -tek gözüni kapa da...

Günün sözü; “Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz.” – Grange

Yorumlar