24.06.2018, 10:30

Hayata inat...

 

Hayat inatla bir şeyler öğretmeye çalışır bize.

Resmen inatlaşır bizimle.

Duyguları yaşatır ve zamanı gelir elden bıraktırır zamanı gelir dizginlettirir.

*

Eleştirmeyi, eleştirileri kabullenmeyi öğretir.

Acı ile eğitir.

Sevgi ile eğitir.

Adeta ehlileştirir.

"En büyük acısı, emin olma duygusunun kaybolmasıydı. Kendini köklerinden sökülmüş gibi hissediyordu... Ah! ne korkunç şey... Rehber olan kişinin kendi yolunu bulamaması, yıkılması!" der
Vıctor Hugo, ‘Sefiller’de.

*

İşte biz de dolu dizgin yaşarken hayatı bir de bakmışız yerlerdeyiz.

Hüzünlerimizle, acı çekişlerimizle yerlerdeyiz.

İşte insan olmak sadece bu yüzden bile olağanüstülük gerektirir.

Hissetmek isterken güzellikleri, neşeyi, coşkuyu bir de bakmışız yalnızız.

*

Tüm çıplaklığımızla yalnızız...

Tüm çıplaklığıyla yaşamaya odaklanmışız ama yalnızız.

Peki ne yaparız bu durumda?

Hemen sosyal medyaya sığınırız tabii ki.

*

Sosyal normlara kendimizi adapte etmek isteriz.

Onlara uyabilmek için olmadık şakrabanlıklar yaparız.

Etrafımızda ki insanlar bizi görsün diye.

Sadece yalnızlığımız gitsin diye çeşitli şekillere girer girer çıkarız.

*

Duygularımız işte bu nedenle sadeleşemiyor.

Sadeleşen duygulara onay verecek insanlar var mı ki etrafımızda? Yok.

O nedenle de hep kendimizi, duygularımızı süslüyoruz.

Kelimelerle süslüyoruz.

Elbiselerle süslüyoruz.

Yemeklerle, ortamlarla eğlence ile süslüyoruz.

*

 

Hep hoş sunumlar olsun diye bu süslemelerimiz.

Ama ardında yalnızlık var.

Ürkütmemek gerekir aslında süsleyenleri.

Çünkü süslemelerin ardından savunmalar başlar.

Kullanılır o savunmalar.

Kaçıştır.

Her kim olursa olsun kendi duygularından kaçabilmek için savunmayı alabildiğince kullanır...

*

Çünkü bizler hayatın inatla bize öğrettikleri ile yoğruluyoruz.

Her duyguyu yaşarken tehlikeli buluyoruz.

Cesaretsiziz.

Hükmediliyoruz.

Bize öğretilen nedir?

Aman ‘duyguların yerine mantığını kullan ki üzülmeyesin’.

Alın size tehlike çanları.

*

Bu cümle ile duyduk hep tehlike çanlarını kulağımızda.

Hep  gözümüze sokuldu bu kelimelerin dizilişi.

Başarısız olduğumuzda da ‘mantığımı kullanmadım’ diyerek duyguları suçlarız hep

Yine bir suçlu bulduk değil mi?

Yine bir savunma bulduk...

*

Ve bu savunmanın ardındayız yıllardır.

Savruluyor da savruluyoruz.

Kurallara sığmaz duygular ardımızda ve biz hükmedilerek ilerliyoruz.

Ne garip.

"Hayat bir şans daha" dediğimizde hep ardımızda suçlayacağımız bir şeyler bırakacağız.

Ve hayat inatla bir şeyler öğretmeye çalışırken bize, biz ise hep hayata inat ilerleyeceğiz...

*

Ahmet Altan'dan...

Tehlikeli masallar... Der ki;

"..Bostan dolabının yanındaki, suları bana kahverengi gözüken, o küçük ve eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere gidip bakardım çocukken, babam, onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana. Neden bu çiçekleri hep bir şeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle bir şeydi benim için; hep bir yerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. *

 

“Bütün bir hayatın özeti buydu. Bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim; öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, ne başka diyarlara kaçabildim. Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğraşmadı. Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda tek başıma yüzebileceğimi düşündüler. Ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim.
Ne garip başka bir şey de olmak istemedim, beni beğenmeleri yetti bana."

*

Evet...
Hayat tehlikeli masallardan ibaret değil mi?

Her tehlike bir savunmayı, her savunma benliği getirmiyor mu?

Her gidiş gelişi, her yıkılış dirilişi, her kirleniş, vurdumduymazlığı getirmiyor mu?

Şu gördüğümüz hayat ihtiyaçsızlığı körüklemiyor mu?

 

 

Dip not;

 

‘İçindeki Devi  Uyandır’ Kitabından Alıntılar...

“Yıllar önce Bellevue morguna bir ziyaret yapmaya karar vermiştim. Orada çok önemli bir hayat değişiminden geçtim. New York'daki Bellevue Hastanesinin baş psikologu olan Dr. Fred Covan, insanın hayatı anlayabilmek için önce ölümü anlamasının şart olduğuna beni inandırmıştı. Becky ile ikimiz doktorun ofisine büyük bir ürküntü içinde geldik. Fred bizi oturttu, bu tecrübe sırasında hiçbir şey söylemememiz için uyarıda bulundu. "Bırakın, kendi kendine olsun," dedi. "Doğan duygularınızın farkına varın. Yorumları daha sonra yaparız."

Ne beklememiz gerektiğini hiç bilmeden, tedirgin adımlarla doktorun peşine düşüp merdivenlerden indik. Bizi aileleri tarafından talep edilmemiş cesetlerin bulunduğu bölüme götürdü. Bunlar daha çok, sokaklarda yaşayan insanların ölüleriydi. İlk metal çekmeceyi çekip torbanın fermuarını açtığı sırada tüm vücudumun ürperdiğini hissettim. Karşımda bir "insan" vardı, ama içimi bir boşluk duygusu kaplamıştı. Becky o cesedin kıpırdadığını sanarak sarsıldı. Fred daha sonra, Becky'nin yaşadığı tecrübenin pek sık tekrarlanan bir şey olduğunu, kıpırdamayan vücutlarla karşılaştığımızda hep zorluk çektiğimizi söyledi.
Doktor her yeni çekmeceyi açarken aynı duyguya yeniden kapıldım. Burada hiç kimse yok, diyen bir duyguydu. Vücut burada, ama içinde bir insan yok. Ölümün hemen sonrasında bu insanların vücut ağırlığı yine yaşarkenki kadardı ama kim oldukları, varlıklarının gerçek çekirdeği yoktu artık. Biz vücudumuza eşit değiliz. Öldüğümüz zaman kaybolan şeyin somut bir şey olmadığı kesin. Kaybolan şey bizim hiç ağırlığı olmayan kimliğimiz. Hayatın özü. Ruh dediğimiz şey. Ayrıca bence hatırlamamız gerek, biz sağken vücudumuza eşit değiliz. Geçmişimize de eşit değiliz, herhangi bir zamandaki davranışlarımıza da eşit değiliz.
Bu tecrübe bende, hayat denilen armağana karşı inanılmaz bir minnet duygusu yarattı. Önemli fiziksel özürleri olan insanlara baktığımda, "Tanrım, ne kadar sağlıklı görünüyor!" diye düşünmeye başladım. Bize ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatmak için bir parçacık tezat yetiyor!”

 

 

 Mutlu kalın...

 

Fıkra;

 

Temel hışımla girmiş içeri.
“Haçan bana Kara Lahana ver !”
Adam şaşırmış:
“Sen laz mısın?”
Temel kızmış: “Sen şimdi kurbağa bacağı istesem sen Fransız mısın diye mi soracaksın ?”
“Ya da pizza istesem İtalyan mıyım diye soracak mısın?”
Adam sakin: “Yooooo…”
Temel demin dediklerini zekice bulmuş, devam etmiş:
“Sosisli istesem Alman mısın diyeceksin?”
“Taco istesem Meksikalı mısın diye soracak mısın ?” Adam gülmüş:
“Hayır!”
Temel devam etmiş:
“Danimarka salamı istesem Danimarkalı mı diyeceksin?”
“Suşi var mı diye sorsam Japon musun diye soracak mısın?”
Adam artık sıkılmış: “Yok yahu niye sorayım ki?”
Temel bağırmış:
“Peki aptal herif, niye kara lahana istediğim için Laz mısın diye soruyorsun o zaman?”
Adam sakince yanıtlamış:
“Beyefendi, burası Teknoloji mağazası!”

 

 

Günün sözü;

“Sürekli geçmişe dönüp bakarsan boynun tutulur.”

Murathan Mungan

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@