Heykelin Picasso’su Uğur Çakı ile tanışın

Seramik, heykel, resim ve video enstalasyon çalışmaları yapmakta olan, heykeltraşların Pablo Picasso'su Uğur Çakı ile sanat yaşamının en özel anlarına keyifli bir yolculuk gerçekleştirdik

Röportaj 02.07.2021 - 09:21 22.09.2021 - 13:30

Mesut Varlık / YENİGÜN - Seramik, heykel, resim ve video enstalasyon çalışmaları yapmakta olan Uğur Çakı, 2005 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü'nü bitirdi. Eğitimi süresince pek çok karma sergide yer alan sanatçı, 2002 yılında Kahire Seramik Bienali’ne katılmaya hak kazandı ve Jüri Gençlik Ödülü'ne layık görüldü. Böylece ilk uluslararası başarısına ulaştı. 2003 yılında Arjantin Seramik Bienali’ne katılan Çakı, 2006 yılında ilk kişisel sergisini İstanbul’da gerçekleştirdi. Ulusal ve uluslararası 35 karma, yedi kişisel sergi gerçekleştiren Uğur Çakı, toplam 10 prestijli ödülün de sahibi. 2010 yılının ikinci yarısında İngiltere Delegasyonu tarafından Société Nationale des Beaux-Arts Fransız Güzel Sanatlar Kurumu’nun her yıl düzenlediği Louvre Salon Sergisi’ne davet edildi ve Prix Special ile ödüllendirildi. Aynı yıl International Elite Art Monaco sergisine üç eseri seçildi. 2012 yılında Marie Curie Art Event kapsamında Londra’nın dünyaca ünlü sanat galerisi Saatchi Galleryde eseri sergilendi. 2013 yılında New York Çağdaş Sanatlar Bienali'’ne Çinli sanatçı Ai Weiwei ile birlikte onur konuğu olarak davet edildi. Sanatçı Marsilya, Venedik, Dubai, Riga, Londra, Moskova, Rio De Jenerio ve İstanbul’da gerçekleştireceği sergiler için çalışmalarına İzmir Urla’daki atölyesinde devam ediyor. Uğur Çakı Türkiye’de Lin Art Gallery, Londra'da Lahd Gallery, New York'ta küratör Pietro Franesi tarafından temsil ediliyor. 29 Mayıs 1974 İzmir, Bornova doğumlu sanatçı evli ve bir çocuk babası. Yaz kış atölyesinin de bahçesinde bulunduğu Urla Çeşmealtı’ndaki evinde yaşamına devam ediyor. Dünyaca tanınan ve dış görünüşü imajı ile Dali’ye benzetilen ancak bana soracak olursanız heykeltraşların Picasso’su eski dostum Uğur Çakı ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Dünya çapında tanınmış bir heykeltıraş olarak sana bugüne kadar sorulmamış fakat merak edilenleri sormak istiyorum. Sanatla ilk tanışman nasıl oldu?
İlk nerede çarpıldım biliyor musun... Annem 1986 yılında Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nde okuyordu. Beni onların bir dersine götürdüler. Üstümdeki kıyafete kadar hatırlıyorum çünkü o günün bir fotoğrafı da var. Orada onların rölyef dersine girdim. Alçıdan bir rölyef yapmışlar onun üzerine işte bakır ince sıfır üç mikron plakayı koymuşlar, lastik çekiçle dövüyorlar onu böyle rölyefe çeviriyorlar ilk orada çarpıldım. Çok güzel bir soru sordun dostum, bugüne kadar bunu hiçbir yerde anlatmamıştım. Sanata ilk orada vuruldum ve düşündüm ki kendini ifade etme biçimi böyle olabilir. Aslında daha da öncesinde büyük annemin çocukluğumdan sakladığı keçeli kalemle ters 'W' şeklinde kuşları çizdiğimiz içine kırmızıdan sarıya sarıdan turuncuya bir güneş altına da üçgen dağlar yapıp mavi deniz kenarıyla buluşturarak çizdiğim kumaş üzerine yapılan bir anaokulu çalışmam var bu benim sanata dair ilk çalışmam diyebilirim. Demek ki aslında annemin öğrencilik yıllarında yaşadığım ve bende dönüm noktası olan o günün öncesinde de sanata bir ilgi ve yeteneğim varmış. Başka bir şey de ilgimi çekebilirdi ama annemin beni götürdüğü o rölyef dersi her şeyin başlandığı yer oldu.

'UĞUR HEP ÇOCUK KALACAK'
Tam anlamıyla ne zaman kendini ifade etmeye başladığını düşünüyorsun?
İnan daha yeni yeni oldu o. Okul öncesi çocukluk yaşlarımda başlayan ve üniversite yıllarımla birlikte bugüne kadar devam eden o süreç daha yeni yeni 38’inci yaşım itibariyle 40’lı yaşlarımda oturdu ve bana sanatımı lisan olarak kullandırdı. Kendi lisanım süreç içerisinde daha yeni oluştu diyebilirim. Hedefliyor olduğum şey sanatımı bir lisan olarak kullanabiliyor olmaktır. Sanat bir anlatım biçimidir. Bu anlatım biçimi lisanım 38 yaşımdan sonra oluştu, dayımı kaybettiğimde kanatlı sandalyeyi yaptığımda, bar tabureleri kırıldığında onları üst üste ekleyip onlardan bir Pinokyo yapabildiğimde oldu. Lisan olarak kullanabilmenin öncesinde benim içinde bir beğenilme kaygısı vardı tabii ki. Açık ve net söylüyorum bir şeyi estetik hale getirme konusunda beğenilme kaygısı taşıyordum, normal bir insan bile beğenilme isteği duyar ki sanatçı neden duymasın bu doğal bir şey. Ben de o zamanlarda beğenilme kaygısı taşıdım elbette. Yarışmalara gidip geldik onlar motivasyon oldu ve hocalarımızın inancı arttı. Benim hocalarımla olan bağım güçlendi. Ve hocalarımız bizi bienallerden, etkinliklerden haberdar ederek yönlendirdi. Biz onların peşine takıldık, kendimizi ortaya koyarak ifade ettik, tatlı bir rekabet ede ede de iş buraya geldi. 35 yaş öncesi Uğur ile 35 sonrası Uğur’un kendini ifade etme biçimi farklı. Lisanını kullanmaya başlayan ve kendi anlatımını ortaya koyan Uğur ile eski Uğur aslında aynı Uğur. Uğur hep Pinokyo ve Uğur her zaman çocuk kalacak. Ama sanatsal dizilimde o kodlarda yenilenmede hep bir kademe var, vites atılıyor.

ÖZGÜRLÜK, SANAT, AİLE VE İZMİR

Uğur hayata nasıl bakıyor? Uğur’un yaşam felsefesi nedir? Kendini heykelle değil de kelimelerle ifade etmen gerekirse nasıl tanımlarsın?
Uğur özgürlük aşığı, İzmir aşığı, sanatının ve ailesinin aşığı birisidir. Uğur kendisini özgürlüğün kanatları altında hissetmeyi seven buna aşık ve bunu da sanatına yansıtmaya çalışan biridir. Ve bunu ifade ederken de sınırlarım olduğunu düşünmüyorum. Hayal gücümün beni sürüklediği serüvenleri seviyorum. Ben naçizane işin ucundan sanat kanadından tutabilmişim. Kendimi ifade ederek bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorum. Kendi memleketime kendi şehrime katkı sağlamak istiyorum. Benden sonra gelecek olan sanatçılara bir örnek olabilmek adına işler yapmaya çalışıyorum. Yaşam felsefem ise bence 'Hayatın özüne giden yolculuk sanatın ta kendisidir. Hayatın sonuna doğru giderken insanın yolculuğu süresince takip ettiği ayak izleri sanatın özüne gider ve on temsil eder.'

SERAMİKTEN HEYKELE GEÇİŞ
Bize seramikten heykele geçiş sürecini anlatabilir misin? Bu noktada hedeflediğin şey nedir?
Ben zaten seramik okurken de üniversite ikinci sınıfta sanatsal seramik seçtiğim için zaten soyut figüratif çalışmaya başlamıştım. Sonra norm figüratife ilgi duymaya başladım ve zaten ben üniversiteden mezun oluncaya kadar üçüncü sınıfta benim için fakültede sınırlar kaldırıldı çünkü benim devrem okula kayıt yaptırmadan önce başıma askerliğim çıktı aynı dönemde benimle okula kayıt yaptıran arkadaşlarım ben tekrar okula döndüğümde üçüncü sınıftalardı. Ben üniversite ikide sanatsal seramik okumaya ve heykel yapmaya başladım ve ben üçe geldiğim zaman benimle aynı dönem ve sınıf arkadaşım olması gereken arkadaşlarımın hepsi ya heykel ya da resim bölümünde hoca oldular. Dolayısıyla ben üçüncü sınıfta sanatsal seramik okurken heykel ve resim bölümünde de derslere girebilmeye o özgürlüğe sahip bir sanatçı oldum. Heykel bölüm başkanı rahmetli hocam Prof. Cengiz Çekil büyük bir ustadır. Prof. Sevim Çizer büyük ustadır kendisi Sadi Diren’in öğrencisidir ve benim de hocamdır. Sadi Diren Rudolf Belling ile devredir. Rudolf Belling ile Pablo Picasso da çağdaştır. Ben beşinci kuşaktan böyle bir kandan da geliyorum Prof. Sevim Çizer’ den de Uğur Çakı çıkmış. Bu insanlar bana füzyon oldu tabii ki. Şu an ki sergimde olduğu gibi hem heykel var hem seramik var hem resim var grafik var fotoğraf ve dijital baskı var. Hedeflediğim şeyler bunlar güzel olan her şeyin toplamını taşımak istiyorum.

Uğur seni Heykeltıraşların Picasso’su diye tanımlıyorum, bunun hakkında ne düşünüyorsun?
Çok güzel bir tanımlama teşekkür ederim. Ben gerçekten hayat tarzı ve anlayış olarak Pablo Picasso’ya daha yakınım. Görselde beni Salvador Dali’ye benzetseler de Picasso ile malzeme çeşitliliği konusunda benzeşiyoruz. Dali bir ressamdır ama Picasso gerçekten de bir artisttir.

SANAT OTELİ PROJESİ

Bugünkü Uğur Çakı olmasaydın eğer kendine nasıl bir yol nasıl bir kariyer çizerdin?
Çok güzel bir soruydu dostum, işte tam bu noktada ikinci kariyerimi yapıyorum; Turizm. Hem Türkiye’de nasıl geçiyor, Kültür ve Turizm Bakanlığı değil mi... İkisi aslında iç içe. Ben artık hem kültür sanat hem de turizm yapacağım. Artık sanat hayatım devam ederken bir yandan da ikisi entegre olacak şekilde bir proje planlıyorum. Hem aileme evladıma kalıcı bir şeyler bırakmak adına hem de geçmişten bu güne içimde yaşattığım bir hayalimi gerçekleştirmek doğrultusunda çeşitli adımlar attım. Urla Çeşmealtı’nda çocukluğumun geçtiği ve hala daha ailemle yaşadığım bu evi ve arsayı sanatla bütünleşmiş, benimle Uğur Çakı ve eserleriyle özdeşleşmiş, Türkiye’nin bu konuda markası olacak içerisinde her köşesinden sanatın sergilendiği bir butik otel projem var ve çok kısa süre içerisinde hata geçecek. Şu an adını vermeyeceğim bir ortağım ile birlikte böyle bir projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyoruz. Bu bir Sanat oteli. Çeşmealtı’nda denize sıfır konumda, her biri farklı isimlere ithaf edilmiş, her köşesinde sanat eserleri sergilenen ve ünü sanatçıları misafir ederek sanatseverler ile de buluşturabilecek potansiyelde sanatın ve sanatçıların dinlenerek kendilerini de yenileyebileceği, sanatın üssü diyebileceğimiz şirin ama sanatın görkemi ile ışıldayarak Urla’nın eşsiz doğasını kucaklayan bir otel. Bunu ilk kez burada açıklıyorum. Bu ev benim çocukluğum, bu ev benim Uğur Çakı olduğum, aile kurduğum, sanatımı gerçekleştirdiğim ve aynı zamanda baba olduğum, hayatımı geçirdiğim ev.

Yakın zamanda ilk Urla’da 'The Fusion' adlı bir sergin gerçekleşecek. Bu sergide bizleri neler bekliyor?
Bu sergide işler böyle kendiliğinden aktı. İlk defa bir seriyi bu kadar gönül rahatlığı ile ve zaman aralığı bana rahat çalışma imkanı verecek şekilde yapıyorum. 2019'da Paris’te yaptığım kişisel sergi gibiydi. Onun artık daha ayakları yere basan versiyonu diyebilirim. Artık başlattığım süreçte 48 yaşımda daha olgunlaşmış daha ayakları yere basan bir versiyonuna hazırlandık ve güzel oldu. Sanat hayatımda ilk defa daha önce hiç kullanmadığım bir materyal olan alüminyum denedim. Bu da benim için bir ilk. Ve bu sergide benim için çok değerli ve adeta bir mesaj niteliğinde olan bir 'Kuran’ı Kerim' olacak. Çok farklı hisler, içsel çıkmazlarla uğraştığım bir gün evimin önündeki sahil kenarında denizden gelerek evimin önüne karaya vurmuş şekilde bulduğum deniz de kısmen yıpranıp hasar görmüş bir Kuran’ı Kerim. Onu denizden çıkararak denizde aldığı formunu hiç bozmadan kurutarak sakladım ve korudum. Cam bir bölme içerisinde evimin bir köşesinde muhafaza ediyorum.

Yorumlar