Uğur Şimdi'nin 2 Ağustos 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Çalışanlar olarak sohbetlerimizin geneli, verdiğimiz emeğin karşılığını alamamaktan yana dem vurmakla geçiyor. Emeğin sermaye ve ücret ilişkisini değerlendirecek olursak şayet, birçok teorisyenin ve bu konuda çalışma yapmış kişilerin sözlerinden, kuramlarından alıntı yapmak gerekir. Yapılan iş ve harcanan zamanın karşılığı olarak belirli bir bedel ortaya çıkmaktadır. Nedensellik çerçevesinde emeğin bedeli olan ücret ilişkisi, belki de insanlık tarihi kadar uzun zamandır tarafların uzlaşmakta zorlandığı bir konudur. 

Yapılan iş karşılığı alınan ücretin tatmin seviyesi, bireylerin satın alabilme gücü ile doğrudan ilişkilidir. Bu konuda, özellikle son dönemlerde büyük bir travma yaşandığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Kazandıklarımız ile satın alabildiklerimiz arasındaki dengeyi sağlamak, gün geçtikçe zorlaşıyor. Ben bu yazımda her gün daha fazla hissettiğimiz satın alabilme gücündeki zayıflıktan ziyade, genelde parantez içinde bırakılan birkaç konudan bahsedeceğim. Bu çalışma disiplini ve kalitesi ile gençliğin durumuna dair olacak. Öncelikle hem maddi hem de manevi olarak takdir edilmeyen kesim, maalesef iş kalitesinden ödün vermeye başlıyor. Ayrıca sürekli farklı iş seçenekleri arasında medcezirler yaşanmaktadır. Bunun sonucu olarak ya çok kalitesiz ve özensiz işler ortaya çıkıyor. İşveren de etkisi ile az zaman ve az malzeme ile ucuz iş yapılıyor. Veyahut kalitesi yüksek bir işin karşılığında, afaki rakamlar hesaba dökülmektedir. Farklı bir konu ise; özellikle gençlerde yüksek performansla başlayan işe alımlar sonrasında, çalışılan iş yerine aidiyet duygusu aşılanması gerçekleşmiyor. Kolay iş, kolay emek sonrası bireysel sorumluluklardan taviz verildiği noktada güven sona ermektedir. 

Çalışanların geneli artık iş harici geçirdiği zamanları daha fazla önemser oldu. Nedeni ise çalışma şartlarından ve ücretinden memnuniyetsizlikleri. Onlar için iş harici vakitler çok daha anlamlı ve kıymetli. Masa başı veya kolay iş her zaman için aranır olmuştur. Fakat bu dönemde işe en son katılanlar, en rahat ya da kolay pozisyon için açıkları kovalamakta ve beğenmediği yerde de hemen havlu atıp, farklı bir iş yoluna kanalize olmaktadır. Elimizde her ne kadar buna ilişkin sağlıklı bir resmi veri olmasa da yakın çevremizde de şahit olduğumuz üzere gençler, çok kısa süreler içerisinde birden farklı iş kolunda şanslarını deniyorlar. Bunun psikolojik veya sosyolojik nedenleri pek tabi farklı bir yazının konusu olabilir. Kurumsallaşma kültürü ve iş iletişimi hakkında da bir çok beyan sunulabilir. Ekonomik husus ise sanıyorum bu konunun ana temelini oluşturuyor. Gençler, minimum standartlarda çok fazla alternatife sahip olmanın verdiği dezavantajla, tabiri caizse dikiş tutturmada zorlanıyor. Özellikle bir uzmanlık alanında uzun emekler verilmediyse, günübirlik işlerde emekleri heba oluyor. Bunun karşılığında da talep edilen, özlenen ve özenilen hayatlara kavuşmak için kısa zamanda çok yüksek kazanç sağlayacakları işleri düşlüyorlar. Yaşamları boyunca standart bir hayata sahip olduklarında hayalini kurdukları düzeye erişemeyeceklerinden bahisle bu süreyi kısaltacak kanun dışı yollar da dahil olmak üzere her şeyi adeta kendilerine mübah görüyorlar. Suç unsuru barındıran bir çok faaliyeti iş olarak görüp, cezalandırıldıklarında ise bunu bir bedel ödeme olarak kabulleniyorlar. Maalesef ki topluma dayatılan zenginlik ve varlık algısı, geneli yansıtmayan, insanların göz önünde süren afaki yaşamlar bunlara sebep oluyor. “Carpe diem, anı yaşa, hızlı yaşa genç öl cesedin yakışıklı kalsın” gibi ana teması dünyaya ait türlü zevkleri için her şeyin feda edilebileceği veya bedeli ödenebileceği bir sistem yaklaşımı olarak benimsenmektedir. Gelir kapısı olarak seçilmiş mecra sosyal medyada;  her geçen gün yeni bir pespayelik trend olarak burnumuza sokuluyor. İnsani değerler kiraya veriliyor, manevi hissiyatlardan beğeniler toplanıyor.

Gelir grupları arasında gün geçtikçe artan derin uçurum, arkasında bir çok sosyolojik problemi insanlara yaşatmaktadır. Burada etken önemli husus, ekonomik şartlar ve  aile yapısının kudretidir. Hiç şüphesiz gençlerin iş sahibi olması da, yetenekleri çerçevesinde güzel şeyler üretmesi de ailenin ve çevrenin yoğun etkisi altındadır. 

Toplumların kültürel başkalaşım geçirmeleri veya yozlaşmaları devletleri de yıkıma götürür. Esas ilgilenmesi gereken mesele, aileyi oluşturan bireylerin etkin eğitimi ve bu konuda milli bir politika yürütülmesidir. Sahiplenme, içselleştirme, empati gibi güzel hasletlerimizi geri kazanabilmemiz için modernizim adı altında öğrendiğimiz bir çok faaliyetimizden vazgeçmeliyiz. Eskiye dair nostaljik heveslerle andığımız sadakat, iyilik, doğruluk, dürüstlük gibi kavramları hayatımıza katmalıyız tekrar. Ancak bunları sağladıktan sonra sanıyorum ki toplum düzlüğe çıkmayı hak eder konuma gelecektir. Bu durum beraberinde de refahı, mutluluğu ve huzuru getirecektir. Tüm bunlar için diyoruz ki AzKaldı!

Bu haftaki iyi şey; Manş Denizi’ni 16 saatte yüzerek geçen En Genç Türk Yüzücü AYSU TÜRKOĞLU gencimizin rekor haberi. Tebrik ediyor, gençlerimizin böyle güzel faaliyetlerde başarılarının devamlılığını diliyorum…