(12 yıl önce bugün için yazdığım yazı... “Yürek cephesi”nde değişen bir şey yok.)


Hayatta olmak istediğim çoğu şeyi (hatta belki de her şeyi!) oldum. Çoğu insanın gitmeyi bile hayal edemediği yerlerde, çoğu insanın sadece TV ekranlarında gördüğü insanlarla kahvaltı yaptım, yürüdüm, oynadım, konuştum, sarıldım.


Ama öğretmen olamadım. 


Yurdumun unutulmuş bir köşesinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ köyünde örneğin; karabuğday ekmeğiyle beslenen, koyun sütü içen, elektrikler sık sık kesildiğinde gaz lambasını yakan, dağlardan yayla çayları toplayarak avunan, bütün öğrencilerini öz evlatları gibi seven bir öğretmen olmak isterdim. Tıpkı “Mustafa Kemal yurdumuzu kurtardığında, enstitör olacağım, dağ başlarındaki insanlara bilgi götürüp onları aydınlıkla donatacak ve onları hayat karşısında güçlendireceğim” diyen ve “Kurtuluş”tan sonra dediğini yapan rahmetli babam ve onun izinden giden sevgili ablam gibi…


Ama hayatın bizi savurduğu yerden kalkıp (aslında savrulduğum sahil de çok güzeldi) öğretmen olmaya dönemedim. İçimdeki uhdeyi yenebilmek için, uzman olduğum bazı konularda dersler vererek, özel öğretmenlik yaptım…


Öğrencilerim, her ne kadar dağ köylerindeki öğrenciler kadar çaresiz olmasalar da, ne de olsa öğrenciydiler ve onlar da bana bir şeyler öğrettiler.


Öğretmen olamadım ama, kalbim öğretmen olduğu (ve aslında öğretmen doğduğu) için, onların bu yaşamda hangi yollarda yürüdüklerini, (hangi patikalara saparak kaybolduklarını) hangi çıkmaz sokaklarda nasıl umarsız kaldıklarını az çok hissedebildim hep…


Kendi öz evlatlarını yemesiyle ünlü ülkemin, yurdun kurtarıcısı ve kurucusu Ulu Önder’in bile en yukarıya, zirveye yerleştirdiği öğretmenlerimizi nasıl harcadığını bizzat gözlerimle izledim, ihanet hançerlerinin ucunu yüreğimin orta yerinde hissettim.


Aslında, olan biteni taa ortaokulun ilk yılında, o büyük, o çok değerli matematik hocamı, pazar yerinde utanarak çakmak satarken gördüğümde anlamaya başlamıştım…


Hepsi birer “insan mühendisi” olan öğretmenlerimizin aldığı maaşın ne kadar olduğunun farkında mısınız? Hangi koşullarda çalıştıklarını biraz olsun biliyor musunuz? Öğretmenlerimizin bize öğrettikleri ahlakı koruyabilmek için ne inanılmaz ağırlıkların altında ezildiklerini biliyor musunuz?


Dün 24 Kasım, yani “Öğretmenler Günü”ydü…


Annem ve babamla beraber, aynı düzeyde saydığım insanların, sevgili öğretmenlerimin tümünün, yaşları kaç olursa olsun, hepsinin ellerini saygı ile öpüyorum.