18.01.2021, 05:28

İşte size gelen mektup...

İşte size gelen mektup...

Önümüzdeki yıllar içinde büyük kuraklıklardan ve kıtlık olabileceğinden oldukça söz edilir oldu.

Tabii ki kuraklığın ana nedeni susuzluk. Ülkemizde yağmurları bu yıl geç yakaladık. Kar yağışları da keza öyle. Küresel ısınma etkileri oldukça hızlandı. Susuzluğun kuraklığın ne anlama geldiğini ve işin ciddiyetini hatırlatmak adına 2070 yılında yazılmış bir mektup var. 2002 yılının Nisan ayında "Cronicas de los Tiempos" dergisinde yayınlanan "2070 Yılından Mektup Var" adlı makaleyi, Türkçe ‘ye TEMA çevirmişti...

*

“Yıl 2070...
50 yaşına henüz bastım ama görüntüm 85 yaşındaki bir insanın ki gibi. Yeterince su içemediğim için böbrek sorunları yaşıyorum. Korkarım ki yaşamak için çok vaktim yok. Ben bu toplulukta ki en yaşlı insanım... 5 yaşında bir çocuk olduğum günleri hatırlıyorum. O zamanlar her şey çok farklıydı.
Parklarda pek çok ağaçlar, evlerde güzel bahçeler vardı. Ve ben yarım saat boyunca büyük bir zevkle duş alırdım. Bugünlerde ise cildimizi temizlemek için mineral yağlı havluları kullanıyoruz.
Eskiden kadınların güzel saçları vardı, şimdi ise başımızı su kullanmadan temiz tutmamız gerektiği için tıraş etmek zorundayız. Eskiden benim babam arabasını hortumdan akan su ile yıkardı, şimdi ise benim oğlum suyun bu şekilde ziyan edilebileceğine bir türlü inanamıyor... Sokaklarda posterlerde radyoda ve televizyonda ‘suyu duyarlı kullan’ uyarıları olduğunu hatırlıyorum. Ama hiç kimse bu uyarıları önemsemedi. Suyun sonsuza dek var olacağını sandık... Şimdi ise; tüm nehirler, göller, barajlar ve yeraltındaki su yatakları ya kurudu ya da kirlendi...Sanayi hemen hemen durma noktasına geldi ve işsizlik büyük oranlara ulaştı. Yegâne iş alanı deniz suyunun tuzunu çıkarıp kullanılabilir hale getiren fabrikalar. Ve işçiler maaşlarının bir bölümünü içme suyu olarak alıyorlar.
Sokaklarda eli silahlı haydutların bir bidon su için insanlara saldırmaları çok yaygınlaştı... Yiyeceklerin 80% i sentetik. Eskiden yetişkin bir insanın günde 8 bardak su içmesi tavsiye edilirdi. Şimdi ise benim sadece yarım bardak su içmeme müsaade ediliyor. Biz şimdi bir kere giyilip atılan giysileri giymek zorundayız ve bu da çöp miktarını arttırıyor. Biz şimdi kanalizasyon sistemi susuzluktan çalışmadığı için fosseptik kullanıyoruz... Nüfusun dış görünümü korkunç: susuzluk nedeniyle kırışık sıska ultraviyole ışınları nedeniyle yaralarla dolu vücutlar... Şimdi ozon tabakası kalmadığı için ışınlar çok daha kuvvetli. Cilt kanseri, mide bağırsak enfeksiyonları ve idrar sistemi sorunları ölümlerin ana sebepleri. Cildin aşırı kuruması nedeniyle 20 yaşındaki bir genç 40 yaşında gibi görünüyor. Bilim adamları araştırdılar ancak bu soruna bir çare bulamadılar.
Su üretilemiyor. Ağaç ve sebze olmadığı için oksijen de azaldı ve bu yüzden yeni neslin zekâ kapasitesi ciddi bir şekilde zarar görüyor... Pek çok erkekte sperm oluşum morfolojisi değişti.
Bunun sonucunda da bebekler kusurlu, mutasyonla ve fiziksel sakatlıklarla doğuyorlar.
Devlet soluduğumuz hava için bize para ödetiyor. Erişkin başına günde 137m küp soluyoruz...
Bu parayı ödeyemeyen insanlar güneş enerjisiyle çalışan büyük mekanik akciğerlerle havalandırılan bölgelerden kovuluyorlar. Soluduğumuz hava kaliteli değil ama en azından nefes alabiliyoruz...
Ortalama insan ömrü 35 yıl... Hala biraz yeşil alanı olan, nehirleri akan, bölgeler silahlı askerler tarafından korunuyor... Su altın ve elmastan çok daha değerli bir hazine haline geldi...
Yaşadığım yere nadiren yağmur yağdığı için hiç ağaç yok. Bazen yağış beklerken asit yağmurları yağıyor. Mevsimler ciddi bir şekilde 20.yüzyılın çevreye zarar veren sanayisi, atomik deneyler ve çevreye yaydıkları kirlerden etkilendiler. O zamanlar çevreyle ilgilenmemiz konusunda uyarıldık ama hiç kimse dikkate almadı. Oğlum benden, gençliğimden söz etmemi istediği zaman ona yeşil tarlaların, çiçeklerin güzelliğini, yağmuru, nehirlerde yüzmenin, balık avlamanın, içebildiğimiz kadar su içebilmenin ne büyük bir zevk olduğunu ve insanların ne kadar sağlıklı olduklarını anlatıyorum... O bana ‘babacığım şimdi neden su yok?’ Diye soruyor... İşte o zaman boğazım düğümleniyor. Kendimi suçlu hissetmekten bir türlü kurtaramıyorum çünkü ben de o yaşadığı çevreyi kirleterek tahrip olmasına sebep olan, tüm uyarılara kulağını tıkayan nesle aitim...
Şimdi ise bizim çocuklarımız bunun bedelini ödüyorlar! Yeryüzünde, şimdi doğanın tahribatının dönüşü olmayan bir seviyeye ulaşmasından dolayı kısa süre içinde yaşamın mümkün olmayacağına kesinlikle inanıyorum...
Ne kadar çok isterdim geriye dönüp insanoğluna bunları anlatmayı... Henüz daha dünya gezegenimizi kurtarmaya zamanımız varken”

*

İşte size gelen mektup...

Lütfen düşünün... Düşünün... Düşünün...

 

Dip not;

Bir bilgeye sormuşlar...
En mutlu insan kimdir?
-Dağdaki çobandır.
-Neden?
-Çünkü insan bildikleriyle yaşar, onun bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı, kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.

 

Fıkra;

Temel, Devlet Hastanesinde checkup yaptırmıştı. Dışarıda sonucu merakla bekleyen arkadaşı Cemal, Temel’e sordu:

– Ne oldi?, ne oldi? Temel sus işareti yaparak Cemal’in kulagina eğilip fısıldadı:

-Gizlu şeker… -Neee? – -Gizlu şeker… -ula anladum..

Anladum ama, niye kulağuma fısıldaysun oni, oni anlamadım.

Temel sonunda patlar: -Ula amma kalın kafalisun, gizlu şeker deyruk da… Giz-lu şe-ker.

 

Günün sözü; “Hayatınızı kucaklayın, nimetlerinizi sayın ve sahip olmadığınız şeyler hakkında şikâyet etmeyin.” Joyce Meyer

Yorumlar