Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Özlem Keskin ve eserlerine değindi.

Kaçamak bakıyorlardı ellerine. Kadının elleri beyaz, ince ve yumuşak, adamınkiler kemikli, yorgun ve yaralı... En çok elleri yakışırdı birbirine. Kadın ezberlemişti yaraları, dokundukça sarardı. Adam, kadının ellerinde soluklanırdı. Şimdi bakışları birbirine değecek olsa kaçırıyorlardı gözlerini, otobüsten indiklerinden beri. Değdikleri süre azıcık uzayabilse kentin büyüsüne kapılacaklardı ikisi de. İnsanları ellerinden tanımanın ustasıydı kent, insanı elinden tutmanın ustası. Öyle olmasa çok uzaklardan gelmiş insanların ellerine tutuşup usul usul dans eder miydi her daim…

Uzunca bakacak olsalar, kente uyarlardı, dans ederlerdi belki de…

Bakmadılar. Dans da etmediler. Yan yana yürüdüler. Gölgeleri çarpıştı arada. Başlarını kaldırdılar, inat edip bakmadılar. Adam, dudaklarını ısırıyordu. Kadın, sessizce ağlıyordu. Koşarak geldi çiçekçi oğlan. “Bir gül al ablama.” Adam, adamlığını pekiştirdi kendince, uzattığı gülle. Kadın, gün boyu dikenlerini batıracaktı güle.

Midyeciler her zamanki yerlerinde duruyorlardı. Saat kulesi yine zarif, boynu dimdik bakıyordu. Güvercinlerin hepsi tanıdıktı. Onlara mahsus değildi; kentin bütün insanlarıyla tanıştı güvercinleri. İnsanları güvercinlere eşlemişlerdi bir keresinde; her gelenin ardından bir de güvercin gelirmiş diye. Farklıydı bu kuşlar; sevildiklerini hissetmezlerse yeme tamah etmezlerdi. Seversen eğer titreyerek yazılmış birer aşk mektubu olurdu hepsi. Önceden olsa selamlaşırlardı. Kendi güvercinlerine yüzsüzdüler, içlerine sinerek geçtiler.

Kızlarağası Hanı’nda kahve içme ihtimali arkalarından koşturuyordu. Hızlandı adam. Kadın, ona uydu. Oysa kadın, biliyordu; bir kahve içebilseler kırk yıl hatırı olurdu. Niye olmasın, olurdu. Bir balkon yetiyordu, bu kentte bir ömür geçirmeye; isteseler, eski konserve kutularına çiçekler dikilip sıralanmış bir balkon da onların olurdu. Boş yoğurt kapları koyarlardı kapılarına, gelip geçen hayvanlar için. Herkes koyuyordu. Çok sevilmiş hayvanlar onların da kapılarında dinlenirdi. Bir gevrek ikisini de doyurmaya yeterdi. Kek de yapabiliyordu. Çay demlerdi. Hem güler yüzlü komşular olacaktı; sıcak iklimde soğuk insan mı olur. Kent, daha önce hiçbir mevsim, hiç kimseyi üşütmemişti. Ansızın yağmur yağsa çığlık çığlığa yıkanırlardı. Sırılsıklamken gökkuşağını giyerlerdi. Buralara gökkuşağı bile cömertti.

Etrafındaki insanlara göz gezdiriyordu kadın. Birini mutsuz görse yardım isteyecekti. Banklar doluydu. Ağaçların altında uzananlar da vardı. Çiğdemleri çitledikleri keyifli ses, gülmelerine karışıyordu. Etrafı çocuklarla dolmuş bir seyyar satıcı, köpükten baloncuklar saçıyordu. Olacaklardan kimsenin haberi yoktu. Herkes güzelim bir günden kendi payını kapışıyordu. Günün bu saati buralarda mutsuz insan bulunur mu; bulamadı. Aranan bakışları el ele yürüyen yaşlı bir çiftle buluştu. Sıcacık gözleriyle gülerek baktılar. Ağladığını saklayıp burnunu çekerek gülümsedi kadın. Bütün mimikleri yorgundu. 

Bunu Mutlaka Ezberlemeliyim / Eyyüp Yılmaz Bunu Mutlaka Ezberlemeliyim / Eyyüp Yılmaz

Yürümekten sandı adam, kadının yorgunluğunu. Sahile arka arkaya sıralanmış tahtanın en sevimli hali olan masalardan en uzağını seçti oturmak için. Yaşanacakları geciktirmek ister gibi dikildi kadın. Adam, koluna dokundu. Kadın, küçücük bir dokunuşa bir ömürlük umut bağlayarak oturdu. Martılar, gemilerle yarışıyordu. Deniz kokusu, insanın aklını başından alıyordu. Deli deli güldü kadın, can havli gibi şiire tutundu: “Nasıl olduysa birden adımı/unuttum/adını unuttuğum o sıcak şehirde/yıldız alacası yüzen bir zakkum.”

Nefesine deniz katıp sürdürecekken korkunç baktı adam. Devamını getiremedi korkudan. Ben demiyorum, Attila İlhan şiiri, derken gülüşü dondu yüzünde. Azıcık yüz bulsa şımaracaktı, boynuna sıkıca sarılıp kenti adamın teninden koklayacaktı. Hem bu coğrafya, zavallı bir aşkı bitirmek için olağanüstü güzeldi. Uzaklara bakıp sustular. İkinci çaylar soğurken sesini yoklayıp buldu adam,

“Bugün git. Bir daha gelme. Zaten ben, birkaç güne gideceğim.”

Gözlerine saldıran yaşları elleri yanarak sildi kadın,

“Seni sevmek; tanıdığın, bildiğin, yaşadığın ve yaşayabilme ihtimali taşıdığın tüm şehirleri terk edip bu masal kentinin elleri cebinde çok uzaklardan gelip yerleşmiş göçmen hancısı olmaktır. Hiç ar etmeden herkesten tek tek sığınma hakkı istemektir. Hemen şimdi isteyebilirim istersen.”

Heyecanlanmıştı konuşurken, burnunu çekti üst üste. Gözlerini sildi yine aceleyle. Saçlarını topladı yeniden. Elinin birini ötekinin üstüne koydu önce, göğsüne götürdü sonra, ardından çenesine. Nereye koysa olmadı. Bedeninde ellerinin ait olacağı bir yer bulamadı. O aranırken sustu adam. Denize bakıyordu. Onun baktığı noktaya bakarak devam etti kadın,

“İstiridye kabuklarından bir ev yapabilirim bizim için. Koltuklar, perdeler dokuyabilirim. Sardunya, sen sardunya seversin. Her renkten sardunyalar dikebilirim. Bu kentin avuç içi kadar bir noktasında bağımsızlığını ilan etmiş uçsuz bucaksız bir ülke kurabilirim. Burada çok istiridye kabuğu var. Kabukların en güzellerini toplarım. Şimdi başlarım yapmaya istersen.”

Kadının bakıp kaldığı noktaya bakmayı çoktan bırakmıştı adam. Uçan balonu kaçmış ağlamak üzere olan sarışın bir çocuğun balonunu yakaladı yerinden fırlayıp. Çocuğa güldüğü donmuştu yüzünde otururken. Konuşacak gibi oldu oturunca. Konuşmadı, başparmağının tırnağıyla işaret parmağını tutan kemiği yontmaya başladı. Çocukluğundan bu yana her çaresizliğinde yonttuğundan zavallı bir tümsek oluşmuştu orada. En kıyamadığıydı o tümsek kadının. Kanardı çok yontulduğunda. Tümsek kanardı da en çok kadın kanardı.
Adam bildik, ritmik hareketlerle devam etti yontmaya. Tümsek kanadı. Kadın, iki eliyle tuttu adamın ellerini. Bütün parmak uçlarına istiridye kabukları yerleştirdi. Hepsine dokundu sırayla. Başa döndü, tekrar dokundu. Yeterince sakinleştiklerine ikna oluncaya kadar susacaktı. Adam, sesini o an bulmuş gibi konuştu,

“Git. Bir daha gelme. Gelirsen beni bulamazsın. Ben gelmeyeceğim.”

Kanadığında kararlamıştı kadın, ellerini bırakmadı. Adamın elleri korkak, kadınınkiler kararlıydı. Hiç bırakmadan kalkıp yanına dolandı, onu da kaldırdı. Alsancak tarafında umudu vardı. Sahilden Alsancak’a yürüseler yeryüzünün en vazgeçilmez yolculuğu olurdu. Döne dolana yürüdükleri vardı. Yanlarından faytonlar geçerdi. Atlara öpücük gönderirdi yine. Adam, dayanamaz gülerdi. Şansları varsa bir denizaltı görürlerdi. Kâğıt helvanın iyi etmeyeceği yara olur mu; birer helva alırlardı. Kaç tane tanrı gelip geçmişti kentten, biri mutlaka şarkılarına katılırdı. Kendilerinden geçerek söylerlerdi en sevdikleri şarkıları, ciğerlerine gökten yıldız dolardı. Herkesin bir yıldızı olduğundan yıldızlarını iade ederken sahiplerine, binlerce insanla tanış olurlardı.

Yürüyelim tamam, dedi adam. Kadın, sokuldu kolunun altına, onun sert bakışlarına aldırmadan. Ezbere kucaklamalarla sardı adam. Her adımda biraz daha sarıldılar. Orta yaşlı bir adamın portresini çiziyordu köşedeki ressam. Hiç çizilmemiş bir resimdiler yürürken. Kadın, gözlerini kapatmış martıları dinliyordu. Adam, martılardan da korkuyordu. Sesini bir kere daha bulsa bir kere daha, git, diyecekti. Gözlerini daha sıkı yumdu kadın, hızlandırdı nefesini. Hücrelerini gezinen havadan biliyordu; gitmek, tüm dostlarını, sevdiğin ve sevebilme ihtimali taşıdığın tüm insanları öylece bırakıp bir daha hiç özlememekti. Kendine ait olmayan, kendinin de bir türlü ait olamayacağı başka sokaklarda buralara ait bir yüz, buralara ait bir ses aramamaktı. Bütün bunlar olurken başka bir kentin hiçbir insanını tanıdık kılamama ihtimalini hep yanında taşımaktı. Adam bir kere daha buldu sesini,

“Akşamı ettik yine. Yarın git. Ben de gideceğim.”

Gitmek; hangi araca bindiğini ve nereye gittiğini bilmediğin bir yolculukta kendini kaybetmek bir daha hiç arayıp sormamaktı. Zıplayarak çıktı adamın kolundan kadın, önüne geçip boynuna sarıldı,

“Gidelim. Kemeraltı’nda çok güzel bir dükkân biliyorum. Her renkten ipler alalım. Bir tane iğne işimi görür. Bir de kasnak alalım. Bizim için bir ev işleyebilirim. Turuncu yaparım evi. Balkonuna çiçekler kondururum. Kocaman yaparım pencerelerini. Mavi puanlı perdeler de yaparım. Maviyi çok alalım. Hem kahve de içeriz. Hemen işlerim istersen.”

Gözleri kararınca durdu kadın. Ayakları birbirine dolaştı. Düşecekken tuttu adam, başını göğsüne bastırdı. Yordun kendini yeter artık, eve gidelim uyu, yarın erkenden git, dedi.

Gitmek; haklının ve haksızın kim olduğunu bilmeden durma haksızlığa uğramaktı. Bu haksızlığı hiç dile dökmemekti. Her zaman mağlup olacağın bir savaşın yenilgiye sarmaş dolaş savaşçısı olmaktı. Gitmek; her kavgada kendini kanatmaktı. Kavga da sevmiyordu kadın, savaş da. Gitmekten sevmek çıkmazdı. Gitmek; şiirsiz, şarkısız, öyküsüz hatta resimsiz bir hayata başlamaktı. Şiirlerin kırılgan gücü yetmezdi gitmeyi anlatmaya, resimler siyah-beyaz, belirsiz kalırdı.

Yürüdüler bilmeden. Ayakları götürdü, gitmediler. Kadın, gitmeyi bilmiyordu, adam da kolundaki ılıklığın Arakhne’nin son soluğu olduğunu. Bilse kadını, yüzünü yıkasın diye göndermezdi belki.

Basmane Garı’ndan günün son treni kalktı. Orta vagonlardan birinde küçücük bir örümcek oturuyordu. Küçük örümcek trenin çaldığı düdükten korktu. Çok ağladı, neredeyse kendi yaşında boğulacaktı. Athena, garda etrafına bakınıyordu.

Aslında adam da yoktu, kadın da yoktu. İki küçük çocuk, ilk aşkın son gününü yaşadılar. Kent, aşk kentiydi; çocuklar birbirlerine aşık değildiler.  Kız aşka kafa tutuyordu. Oğlan, işsiz kalmaktan korkuyordu. Son gidişleri de olmadı. Başka zamanlarda, başkalarıyla yine geldiler. Olduğu gibi duruyordu aşk. Kent sustu; sır tutuyordu. Hiç karşılaşmadan soluklanıp gittiler.

Zaten aksi olsaydı; kız, oğlanın adını oğluna koyacak, diye biterdi bu öykü. Çok geçmeden kız, başka bir isimde karar kılardı. Sonra da başka bir isimde… Öyle olmadı. O kadar kolay olmadı. Çok sevilen, hep sevilen, yıllar boyu sevilen beyaz bir örümcek, nakış işler gibi ağlar ördü ömrünce. Azıcık bile bağışlatmadı sevildiklerinin hiçbiri bir keresinde sevilmediğini. Bir kızı olsa adını “İzmir” koyardı…

İstiridye Kabuğunda Sevmek yenigün2

Özlem Keskin

1979 yılında İnebolu’da doğdu. “Uzun değil geçmişim, sanki bir anlık, ne kadar yaşarsak yaşayalım, küçücük bir an elimizde kalan işte ben o ana tutunup bağıra çağıra kendimi arıyorum,” diyerek özetliyor yaşam öyküsünü. Yaşamını öyküye adamış bir yazar, bir eğitimci. 2019 yılında, Manos Kitap ve Gıda-İş Sendikasının düzenlediği Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü ve Şiir Yarışması’nın dördüncüsünde özel öykü ödülünü alan Keskin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Trabzon Şubesi tarafından 2021 yılında ilki İbrahim-Hatun Genç anısına düzenlenen Çağdaş Kalemler Öykü Ödülü’nde “Meliha” adlı öyküsü ile birinciliğe değer görüldü. 2022 yılında da Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü’nde “Deniz Kızı” adlı öyküsüyle dereceye girdi. Öykülerini bir araya getirdiği ilk kitabı Dünya Kaç Kare, 2019’da okurla buluştu. İnebolu Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği Oğuz Atay Öykü Ödülü’nün sekreterliğini de yürüten yazar, Ekin ile “Mavi Gözlü Dev”in anneleri.

İstiridye Kabuğunda Sevmek yenigün