Yaşar Ürük'ün 3 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

“Hisar cami direk ister, söylemeye yürek ister

Benim karnım toktur ama arkadaşım börek ister.”

“Davulumun ipi kırmızı, çoktan yemedim karpuzu

Arkadaşımı sorarsanız, camide pabuç hırsızı.”

“Ayna camlar açılır, çil paralar saçılır,

Davulcu gönül koyunca, kesenin ağzı açılır.”

Ramazan ı geride bırakıp, bayrama ulaşınca eski İzmir'deki bayramlardan da söz etmek şart oldu. Bu nedenle söze İzmir davulcularının bayram sabahı bahşiş almak için söyledikleri manilerle başladık. Günümüzde "Bayram" denince aklımıza ilk gelen şey ise "Tatil" olmakta. Gelişen teknoloji ve şehir hayatı, bayram geleneğini tatile çıkmanın her yıl artan telaşı arasında, gün geçtikçe anılarımızın biraz daha derinlerine gömüyor.

 İzmir'de eski bayramların tadı, ihtişamı, renk ve özellikleri çok farklıdır. En önemli bayram ise Ramazan bayramıdır. Ramazan ayının ilk haftasından itibaren bayram hazırlıklarına başlanırken, hali vakti yerinde olan aileler terzi ve kunduracılarına bayramlıklarını ısmarlamakta; yoksul ailelerde ise, özellikle çocuklara ve kadınlara bayramlık elbise mutlaka dikilmektedir. Çocuklar arife gecesi bayramlıklarını başuçlarına koyduktan sonra yatmaktadırlar. O dönemlerde insanların yeni giysi sahibi olmalarını öncelikle bayramlar sağlamaktadır.

Ramazan boyunca sahur zamanını duyuran davullar, arife geceleri sabaha kadar çalınmakta ve bayram karşılanmaktadır. Bu arada o yıl içinde nişanlananlar, birbirlerine aldıkları bayram armağanlarını, arifeden birkaç gün önce, tanıdıklar aracılığı ile göndermektedirler. Bu armağanları götürenlere ise evin büyükleri tarafından para ya da mendil gibi küçük armağanlar verilmektedir. Arife geceleri mahalle aralarındaki büyükçe meydanlarda yakılan ateşin başında da eğlenilmektedir.

Bayram namazından sonra ilk gün genellikle el öpme ve bahşişlerle geçmektedir. Aile büyüklerinin ziyaretlerine gidilir, elleri öpülür, daha sonra da gelecek küçükler beklenir. Ailenin küçükleriyle başlayan bahşiş faslı; mahalle bekçisi, çöpçü ve ramazan topunu patlatan topçuyla sürerken sıraya başka mahallelerden gelen çocuklar da girmektedir. Davulcu ise yanına elinde sırık bulunan bir arkadaşını alarak dolaşmaktadır. Evlerden kendisine verilen mendil, havlu ya da benzeri şeyler bu sırığa bağlanmaktadır. Bunların içinde en önemlisi "Davulcu pembesi" dediğimiz renkteki pembe mendillerdir. Bu armağanlar toplanırken tüm mahalleli davulcunun söylediği manileri dinlemek için kapılara, pencerelere doluşmaktadır.

Bayram sabahları el öpme ve bayram harçlığı toplama yarışına giren çocuklar, ziyaretlerini tamamlayınca soluğu bayram yerlerinde almaktadır. İzmir'deki birçok alanda, özellikle büyük salıncakların yer aldığı bayram yerleri bulunmaktadır. Bunların en büyüğü Eşrefpaşa semtindeki bayram yeridir. Karataş'taki İngiliz Bahçesi, Karşıyaka'da eski yılların pazar yeri alanı ile Yapıcıoğlu Camii'nin yanındaki alan da bu tür bayram yerleri arasındadır.

Bayram günleri buralarda yüzlerce çocuk çığlık çığlığa bir koşuşmaca içinde ve el öpme karşılığı topladıkları bozuklukları buralarda salıncaklara, horoz şekerlerine, macunlara, keten helvalara ya da mantar tabancalarına harcamaktadırlar. Bayram yerleri elbette yalnızca çocuklarla dolup taşmazdı. Babalar, anneler, nineler ve genç kızların da bayram yerlerinde bulunduğu görülmektedir. Genç kızların bulunduğu yerlerden delikanlılar da eksik olmayacağına göre, bayram yerlerinde her yaştan insanı görmek olasıdır.

İzmir'de bayramlardan söz etmişken bir zekâ şaheseri olan "su bayramı" olayını da aktarmadan geçemeyeceğim. Günümüzdeki Alsancak semtinin 1922’deki büyük yangından önce balkonlarından sardunyalar sarkan sokaklardan birindeki bir evde bir kaç bekâr Türk öğretmeni oturmaktadır. Güzel bir yaz günü bu genç öğretmenler kara kara düşünmekte ve üç aydan fazla bir zamandır maaşlarını alamadıkları için birbirleriyle dertleşip, karınlarını nasıl doyuracaklarını tartışmaktadır. Tam bu sırada sokak kapısının el biçimindeki döküm tokmağı çabuk çabuk çalınır ve adeta bir mucize gerçekleşir. Çok sevdikleri bir başka öğretmen arkadaşları, koltuğunun altında iki fırancola ekmeği ve ellerinde zeytin ve kaşar peyniri paketleriyle içeriye girer. Üç öğretmen arkadaş bu sürprize çok sevinir ve arkadaşlarını uğurlarken "arkandan su dökelim de birisi daha eli kolu dolu gelsin" diyerek koca bir kova suyu cumbadan aşağıya dökerler.

Şans bu ya! O gün limana gelmiş bulunan Amerikan bandıralı bir yolcu gemisinden çıkan bir grup gezgin de İzmir’i gezmektedir. İşte bu grup bizim öğretmenlerin evinin önünden geçerken suyu başlarından aşağıya yer ve hemen Amerikan Konsolosluğu’na giderek olayı anlatır. Zamanın Amerikan konsolosu da çevirmenini ıslananlarla birlikte karakola göndererek "Olayı protesto ettiğini" bildirir.

Karakolda, şikâyetçi gezginlerle birlikte gelen çevirmeni dinleyen komiser tarif edilen yerin bizim üç arkadaşın evi olduğunu anlar. Bir yandan kapitülasyonların egemen olduğu öyle bir dönemde politik bir sorun çıkacağından korkarak, diğer yandan da çok iyi insanlar olarak tanıdığı genç öğretmenleri biraz da sevdiğinden, fazla hoşlanmadığı bu gezginleri sakinleştirerek olayı kapatmaya karar verir. O anda aklına gelen ilk yalanı çevirmene söyler: "Mister, biz Türklerde su çok kutsaldır. Bugün de su bayramıdır. Bu bayramda herkes sevdiklerinin ve dostlarının üstüne su dökerek, o yılın mutlu geçmesini ve su gibi aziz olmalarını diler. Ev sakinleri de, sayın gezginleri bu bayrama katılan bir topluluk sanarak, bayramlarını kutlamak istemişler. Bağışlamanızı rica ederiz..."

Konsolosluk çevirmeni, komiserin anlattıklarını İngilizce’ye aktarınca gezginler gülüşmeye başlar ve şikâyetlerini geri alarak karakoldan ayrılırlar. Ama olay burada bitmez. O akşam çevirmenden "Su bayramı" bilgisini alan Amerikan konsolosu ertesi sabah tören giysilerini giyer ve yanına çevirmenini de alarak zamanın İzmir Valisi Ahmet Reşit beyi kutlamaya gider. "Ekselâns, su bayramınızı kutlamaya geldim. Konsolusluk kayıtlarında böyle bir bayram adı olmadığından geç kaldım. Dünkü olay olmasaydı, belki de haberim hiç olmayacaktı. Su bayramı için en iyi dileklerimi lütfen kabul edin" diyerek söze girer. Olayı dinledikçe hayretler içinde kalan Ahmet Reşit Bey, işin içinde iş olduğunu anladığından hemen telefona sarılarak komiseri bulur ve bir yandan konsolosa cevap yetiştirmeye çalışırken diğer yandan da neler olup bittiğini, çevirmenin anlamaması için ağdalı bir dille komisere sorar: "Diyar-ı ceditten vasıl olan züvvar-ı ecnebiye, zukaleten müruru ubur ederlerken fevki rusuna ilka-ı mavuku bulup, işbu hadisenin tenviri sadedinde istilâmı keyfiyet olunur. Mümessili diyar-ı cedit nerdimizdedir."

Zeki komiser de durumu hemen kavrayıp, olan biteni olduğu gibi anlatır. Dinlediği olay Vali Ahmet Reşit beyin hoşuna gider. Komisere "Bayramın iyi geçmesi için ne gerekiyorsa yapınız" diyerek telefonu kapatır. Ardından Amerikan Konsolosu’na dönerek: "Evet ekselâns, bu bayram halk bayramıdır. Resmî bir gün sayılmadığından size bilgi verilememiştir. Nazik kutlamanızı kabul ediyorum" der ve zekİ komiseri de ödüllendirir.

Söz uzadı ama oldu olacak bu sohbeti, yıllar önce yaşadığım şaka gibi bir bayram olayı ile kapatayım. Yıllar öncesi, dışarıda olduğum bir arife gecesi eve geldiğimde, sokak kapısının altından içeri atılmış, bir telgraf ihbarnamesi buldum. Önemli bir haber olabilirdi. "İhbarname yerine telgrafı bıraksalardı olmaz mıydı?" dedim ama merakımı da yenemedim. O dönemde cep telefonları filan da yok. Saat gece yarısına geliyordu. Aklıma bir çare geldi: "Telgraf merkezine telefon eder, telgrafın metnini öğrenirim." diyerek telefona sarıldım:

- Buyrun efendim, merkez postanesi, telgraf dağıtım.

- Rahatsız ettim. Bir ricam olacak. Adıma bir telgraf gelmiş ama evde olmadığımdan yalnız ihbarnameyi bırakmışlar. Acaba siz telgrafın metnini bana bildirebilir misiniz?

- Biraz zor ama olabilir. Siz telefonunuzun numarasını verin, biz haberdar ederiz.

Teşekkür ettim ve yatağa girip uzandım. Saat biri çeyrek geçe ilk ve tatlı uykumdan bir telefon sesi ile uyandım.

- Yaşar bey, sizin telgrafı arıyoruz. Ancak sokağınızın numarasını söyler misiniz?

Söyledim ve yeniden uyumak üzere gözlerimi kapadım. Saat ikiyi yirmi beş geçe yine tatlı bir telefon sesi.

- Sokak numaranızdan bulamadık. Acaba apartmanınızın adına yazılmış olmasın?

Bu kez apartmanın adını verdim ve kaçan uykuma mı, yoksa memuru rahatsız edişime mi yanacağıma karar verip vermemek arasında üçüncü defa daldım. Ama ne mümkün! Yine telefon sesi. Saat üç otuz beş.

- Yaşar bey, affedersiniz rahatsız ediyorum.

- Yok yok, önemli değil! Şimdi ne soracaksınız? Kedimizin adı Minnoş... Ben de Beşiktaş’ı tutuyorum. Ayrıca uğurlu sayım...

- Aman efendim, onları sormuyorum. Acaba daire numarası kaçtı?

- İki numara ama sizi rahatsız ettim. İsterseniz aramaktan vazgeçelim. Nasıl olsa sabah olmak üzere. Sizin de benim yüzümden huzurunuz kaçtı.

- Efendim, rahatsız olmak ne demek, görevimiz. Size küçük bir hizmetimiz de dokunmasın mı?

"Kalsın" dememe kalmadı, çat deyip kapanan telefonla birlikte ortalık yine derin bir sessizliğe büründü. Vallahi, saati tam olarak söyleyemeyeceğim ama güneş doğmuş olduğuna göre altı civarı olmalıydı. Yine telefon sesi.

- Yaşar bey... Acaba hangi merkezden postaya verildiğini biliyor musunuz?

Merkezi değil ama içimden geçenleri çok iyi tahmin edebildiğinizi sanıyorum. Tüm okurlara sağlık ve mutluluk dolu nice bayramlar dileyerek sözü yine bayram davulcusuna bırakıyorum:

"Şekerim var ezilecek, tülbentlerden süzülecek,

Bekletmeyin iki gözüm, çok yerim var gezilecek."

"Bahşişin aldı bergüzâr, sizleri eylemem inkâr,

Veren eller dert görmesin. Hak berekat versin settar."