06.05.2018, 08:10

Kafi...

Kafi...

"Bu memleket bizim" diye haykıran yüce insanlar inanmakla ve inandırılmakla meşguller uzun zamandan bu yana.
Ancak sadece inanmak yetmez. 
Olacak olan yine olur. Bu nedenle korkular umuda dönüşse, inançla, temizlikle içimizde ki düşün gerçekleşmesi için var gücümüzle çalışsak daha iyi olmaz mı?
Olur.
*
Evimiz, sokağımız, şehrimiz, çevremiz, bütün oyun bahçelerimiz, gözümüz, gönlümüz, yurdumuz bir temizlense kendini düşünenlerin ellerinden.
Ön saflarda, gerçek düşmanla başa çıkabilen güzel ‘Anadolu’ insanının korkuları artık umuda dönüşse daha iyi olmaz mı?
Olur.
*

Anasının, sırtındaki hasta çocuk iyileşse.
Mazlumlar yitip gitmese.
Yürekliler yaşasa.
Çocuklar gülse daha iyi olmaz mı?
Olur.
*
Olur olur da ancak yetinebilecek miyiz biz?
Kafi gelecek mi her şey bize?
Yoksa doymayacak mıyız?
Acılara doymadığımız gibi.
Sevinçlere kanmadığımız gibi.
*
Biz bu duygular içinde tanımlamalar yapa duralım bir çok kelime yerli yerini bulur her zaman.
İyi-kötü...
Yalancı, - dürüst...
İkiyüzlü- erdemli...
Bencil- fedekar...
İnsancıl- vurdumduymaz...
Mütevazi- kendini beğenmiş...
Sakin-hırçın...
Güvenilir-güvenilmez...
Saf, temiz- kurnaz-pis...
Aydın- tutucu...
Hoşsohbet- iki kelime etmez....
İnce, zarif, düşünceli- kaba, düşüncesiz, vb gibi...
*
Daha çok sıralayabiliriz. 
Daha neler neler girer bu yazıya, kalıplara.
Ancak bütün bu kelimeler insanın ‘koza’sını anlatır.
Çevresine karşı ördüğü kozaları, maskeleri, büründüğü herşeyi anlatır.
Bu kozada yaşayanlara hiç bir şey yetmez. 
Kafi gelmez.
*
1999 yapımı ‘Dövüş Kulübü’ filminden bir replik çok güzel anlatır günümüz insanının değişmesi gerektiğini.
Der ki; "Sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz" 
*
Oysa biz organikler için doymak basit olmalı.
Bu basitlik içinde insan olmak çevremizin isteklerini kabullenip nasıl davrandığımız ile ölçülmemeli. 
Beklenen özellikler ile ölçülmemeli. 
Hayatda hiçbir şeyi ‘kafi’ görmeyenler kanalında insan olmak şekillenme ile alakalıdır genelde. Şekilcilik hep öndedir.
Oysa dünya da kendimizi konumlandırır iken bize ‘kafi’ olacak her şeyi heybemize atmalıyız. Ön yargıları, şekilciliği heybeden çıkarmalıyız.
Sadece bizden “beklenenler”i değil.
Beklenmeyenleri de kabul görmeli çevremiz.
*
 “Toplum faydası” önemli. 
Ancak bireysel huzur olmadan topluma nasıl fayda sağlarız?
Ortak yaşamlar da demokrasi, huzur olmadan hayat nasıl kolaylaşır?
Biz miadı dolmuş her şeyi cebimize attık bunca zaman. 
Beklentiler ile varlık sürdürdük.
Yetmedi verilenler hep daha fazlasını istedik. 
Baskı unsurları ile ayakta kaldık.
Ve varlığımızı bize verilen dogmalarla sürdürür olduk.
Sonuç olarak insan, dünyada ki maddi manevi tüm olguları içine alırken yetinmeyi kenerda bıraktı.

*
Aşık Veysel, küçük dünyasında devleşse de bunun sırrını şöyle açıklıyor:

“Bir küçük dünyam var içimde benim, mihnetim, ziynetim bana kâfidir.
Görenler dar görür, geniştir bana, sohbetim, ülfetim bana kafidir. 
Geniş olsun, ister dar olsun, yeter ki kalbimde iman var olsun.
Her zaman milletim bahtiyar olsun, rütbemle mesnedim bana kafidir.”
 
*
Küçük dünyalarımız var evet. Ancak bu dünyamızda bizde ülkemizde ki huzuru devleştirebiliriz. Bize verilen ile gelişip ‘inanç ve demokrasi bize kafidir’ diyerek yolumuzu devleştirebiliriz.
‘Demokrasiye gönül verenler bize kafidir.
Gülmek ve huzur bize kafidir.’ Diyerek yol alabiliriz.
*
Sertab erener'in ‘kırık kalpler’ albümünden bir şarkı sözü ile bitirelim. 

“Gül akşamdan açmış, kokusunda çağrı var.
Dert toplansın gelsin, ölüm yoksa çare var.
Yel esiyor efil efil, geçiyor hatıralar.
Dil görünce suspus, görmeyince tarumar.

Hiç gözümde değil dünya fani,  sen ille de sen olsan safi, bu bana kafi.

Kin uzakta dursun affedersen huzur var.
El anlamaz halden çare yine eski dostlar.

Hiç gözümde değil dünya fani,sen ille de sen olsan safi,bu bana kafi.


Dip notlar;


Bir roman kahramanı...

“Yaşama olan aşırı sevgimizden, umut ve korkudan kurtulan bizler.
Hiç bir yaşamın sonsuz olmadığı, ölülerin asla dirilmediği, ki en yorgun ırmak bile denizle birleşir bi yerde. Bu yüzden tanrılara şükranlarımızı sunarız.” Der  ‘Martin Eden’ de Jack London.

Jack London'ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, 20. yüzyıl başında sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğe sahiptir. Farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarını gözlerimizin önüne serer. 

Bir adamı sokakta yapılan bir saldırıdan kurtarmasıyla hayatı değişen Martin Eden'in hikayesidir...
“Eğitimsiz ve fakir bir insandır ve bir gün aşık olur. Aşık olduğu kız farklı bir sosyal sınıfa aittir. Ve bu nedenle hayatını değiştirmek, entellektüel, eğitimli ve kültürlü insanların birarada olduğı bu sosyal sınıfa girmek ister. Yeteneği, zekası ve insanüstü çabası sayesinde; geçmişte onu hor gören bu insanların takdir ettiği ünlü bir yazar olur. Ancak zamana bu sınıfın yozlaşmışlığını ve kişilerin  yapmacıklığını görmeye başlar. Statü kazandıkça bu sınıfta aslında çok şey kaybettiğini anlar. Ve kurduğu hayalinde sıkışır kalır. Aşkı dahi kaybeder. Yaşama sevincini, inancını yitirir.
Eski hayatında daha mutlu mutlu olduğunu farkeder. Kısaca yükseldikçe kaybetmiştir ve tutunacak baska bir dalı kalmamıştır.
Bu bir roman kahramanı...
Ancak bizler yozlaşmışlıklar içinde kendimize yabancılaştığımız anlarda bile, en yorgun olduğumuz zaman bile ‘geçmişte’ kalmayarak ‘denizle’ birleşiriz. Birleşmeliyiz...

Yeterli mi?

Yeterlilik için, bu dürtüleri kontrol edebilmek için yani insan olmak için insandan doğma yetmez.
Mal,mülk, eğitim, mevki, zenginlik insanlık için yeterli mdiir?
Değildir.
Gündelik yaşamda  gözlemleyin lütfen.
Örnekler çoktur. Görebilirsiniz. İyi eğitim almış, saygın kişiler hep başaılı ilan edilir.
Toplumun kabulü budur. Kriterleri budur.
Ancak manevi açıdan da bir kıssa ile size bir küçük ayrıntıya takılma fırsatı sunalım.
“Bir baba olan oğluna kızar ve onun hiçbir zaman adam olamayacağını söyler.Ve aradan uzun zaman geçer, oğlu çalışır, çabalar ve yüksek bir makamd, üstelik bir  servet sahibi olarak toplumda yerini alır. Adam olamazsın diyen babasını çağırtır. Karşılaşmada söyelen söz can alıcı noktadır. ‘Ben sana bunlara sahip olamazsın demedim, adam olamazsım dedim.’
Kasıt nedir. İnsan olmaktır.  Kısaca insan olabilmek, yetinebilmek, yetebilmek, varlığınla bütünleşebilmek bu noktada önem kazanır.

Mutlu kalın...


Fıkra; 
Yoldan geçen bir köylü, koca bir kavak ağacının dalından sarkan adamı fark etmiş. 
Adam, dalda duran bir meyve gibi kendini belinden iple bağlamış, rüzgârla birlikte savruluyormuş. 
Köylü hemen yetişip, ipi keserek, adamı aşağı indirmiş. 
İpten kurtulan adama; “hemşerim, seni kim böyle bağladı?” diye sorunca, adam; “kendim bağladım. Sen gelene kadar, intihar ediyordum” demiş. 
Köylü, şaşkınlıkla; “intihar edecek adam, kendini boynundan asar. Sen ağacın dalına, belinden bağlanmışsın” deyince, adam cevap verir; “boynumdan bağlayınca, nefes alamıyorum.”

Günün sözü;
 "Mutluymuşuz o zamanlar, ama mutlu olduğumuzun farkında değilmişiz tüm mutlular gibi.." Aziz Nesin- ‘Aşkım dinimdir.’

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@