Salim Çetin'in 29 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Son yıllarda İzmir üzerine güzellemeler az değil. Bu kez Mustafa Özturanlı’nın editörlüğünde, 83 İzmirli şairin dizeleri İzmir için “İzmir’in Seyir Defteri1 kitabında bir araya getirilmiş.

‘Güzelleme’ dediğime bakmayın, bunlar popüler kültürün genel geçer güzellemelerinden sayılmaz. Şairlerin hisleri, bakışları ayrı bir tat ve kıvamda…

Kitabın girişinde Özturanlı, sekiz bin yıllık tarihin hortumuyla İzmir’deki “...akasyaları, hanımelilerini, sellukaları, nergisleri, adaçaylarını, fulyaları” sulamaktan söz ederek hepimizi bir duyarlılığa davet etmiş. Konu sadece İzmir’in tarihi geçmişi değil elbette.

salimCetinYAZARFOTO

Kitap, seksen üç şairin İzmir’le ilgili, kente farklı pencereden bakan şiirlerinden ve çok kısa düzyazılarından oluşuyor.

İçinde; tarihe yolculuktan Kordonboyu’nda yaşanan aşka, oradan kaybolan değerlere kadar pek çok tema var… Görmek ve yorumlamak size kalmış!

Mesela Veysel Çolak’ın giden şeyler ardından yakarışını/ çığlığını görebilirsiniz. “Bu günkü İzmir benimki değil. Belleği yok edilmiş, benim yaşadıklarımı hatırlamıyor.” dediği çığlığı. Bir şair için ne kötü!

Orada kanamıştı seni öptüğüm anlar/ bu değil, bu da değil elimden tutan sokak/ akasyaları kesilmiş, yıkılmış anılarımın evi/ kendimi bir kez daha itiyorum kavgaya/ sonrası Veysel Çıkmazı, ölü imgeler/ bu olmalı dünyanın gömüldüğü uçurum

Karşıyaka’da bir dönem yaşamış olan Salâh Birsel ise bir yazısında, Kordonboyu ve Saat Kulesi’ni anlatır: “Konak’ta vapurdan çıkınca (…) Saat Kulesi burukkesen bakışlarını size graka graka boca eder” diyor.2

Anlattığı, her İzmirli'nin Konak Meydanı'ndan geçerken göz göze geldiği Saat Kulesi’dir.

Başka bir İzmirli şair, M. Sadık Kırımlı, şiiri kentin her yerinde gezdirir:

Arada genç bir delikanlı gibi giyinip kuşanır şiir, Kordon’da laf atar kızlara. Elleri şiir kokulu balıkçıların ağlarından pul pul denize dökülür dizeler...

Dizeler rahat durmaz, güzelliğini her yere boca eder.

Şair Recai Atalay sendikacıdır. O yüzden O, şiirin en çok halk olanıdır. Doğrusu gözüm mücadelenin tonlarını aradı İzmir için yazdığı şiirde. O ise bambaşka bir açıdan bakmış İzmir’e:

Pasaport vapur bekler/ Sen saatin akşam olmasını/ sende eskiriz/ saklı yanlarımızla” demiş. Eh, yapacak bir şey yok!

Ya Özkan Mert! Bir dönem uzak diyarlarda yaşadı siyasi mülteci olarak. Sonra yurda döndü. 1960’ların İzmir’inde Refik Durbaş’la İzmir sokaklarını çok arşınladıkları kendi beyanıdır. Ondandır, nereye gitse bir yanı İzmir’dedir.

Zaten ben, ne zaman dökülse kalbim dünyaya/ kuşların en çok geçtiği/ İzmir’in sokaklarına sorarım yüzümü./ Çünkü o sokaklarda kaybolup gitmiştir yüzüm.

Bilsen Başaran, benim Erzurumlu hemşerim; Refik Durbaş, Özkan Mert, Yusuf Alper gibi. Ne güzellik!

Başaran, “kar saçları buz kılıçla taranan o kentte/ Palandöken çığlığı akardı tipili gecelerde” diyerek Erzurum’a da selam göndermiş İzmir’e yazacağı şiir için. Sonra dönmüş İzmir’i öyle güzel anlatmış ki:

sen İzmir değildin/ upuzun saçlarımdın/ kesilmesi matem kokan yıllardaki babam/ ‘deniz ve mehtap sordular seni/ neredesin’/ ah Asansör!/ Dario Moreno’dan artakalan ayrılığımızdın/ kül içinde dura dura harlanan.

İsterseniz bu fasla bir nokta koyalım. Çünkü hepsini buraya taşımanın olanağı yok. Aslında kalanlar için iş okura düşüyor!

*

Şimdi sizi yemeklerin büyülü dünyasını anlatan Ayşe Kilimci’nin “Meğer Mutfak Bir Masalmış3 kitabındaki Eşrefpaşa’ya, yani başka bir İzmir’e götüreyim.

“Şermule” yemeğini duydunuz mu?

Duymadınız. Tabi, evinde onlarca çeşit yemek yapılan bir dünyada nerden bilinsin!

Kilimci şöyle diyor Şermule için: “…ananemin yoksulluk ve savaş günlerinin yemeğidir.

Neden? Çünkü anneanne seferberlik günlerini yaşamış, yoksulluğun ne beter bir şey olduğunu biliyor. İstiyor ki kızları, torunları boğaza çok para harcamasın.

Okuyunca, ne çok benziyor bu nesil birbirine dedim. Tıpkı Erzurum’daki anneannem İzmir Eşrefpaşa’da yaşamış gibi.

Her neyse, şermuleyi tarif edelim: Bayatlamış ekmek tencereye doğranıyor; üstüne soğan, sarımsak, maydanoz, sivribiber, domates ve zeytinyağı ekleniyor. Bu kadar! Amaç bayatlamış ekmeği ziyan etmemek, böylece bir öğünü savuşturmak.

Kilimci, esas itibariyle bize şermuleyi anlatmıyor, sofradaki ahengi, bir araya gelişi, alçakgönüllü paylaşımı, şükredişi resmediyor. Sofrada bir araya gelen ailenin ruh dünyasını gösteriyor. Böyle de mutlu olunabileceğine göndermelerde bulunuyor.

İsterseniz, birbirini beklemeyen aile üyeleri, herkesin hızla bir şeyler atıştırdığı ve asla konuşmanın ve iletişimin olmadığı bir sofra düzeninin egemen olduğu şimdiki modern evlerimizle karşılaştırın bunları…

Kilimci, eski sofraların, tatların, kokuların gidişinden mustarip çoğumuz gibi.

O, hâlâ çayı aşkla ince belli bardakta, sohbet eşliğinde içmenin peşinde. İstiyor ki evde pişen pişinin kokusu eve başka bir rahiya katsın, iftarda demirhindiden başlayıp giden şuruplar sofrayı süslesin, evlere yaklaşınca sabunun ve limonun kokusu etrafı sarsın…

Bir de komşularla paylaşılan sofralar, sohbetler…

Ama o kocaman sofranın başında toplanmanın mutluluğu var ya işte o aranan…

Hepimizin ve tabii ki en çok da Ayşe Kilimci’nin…

Mustafa Özturanlı ve Ayşe Kilimci, ikinize de teşekkürler. İzmir’e yaptığınız bu iyilikler için…

1 İzmir’in Seyir Defteri, Mustafa Özturanlı, Kanguru Yayınları, 2020, Ankara

2 Graka sözcüğünün anlamını bilen varsa söylesin, seviniriz!

3 Meğer Mutfak Bir Masalmış, Ayşe Kilimci, Oğlak Yayıncılık, 2010, İstanbul