28.09.2019, 15:33

Kanayan yaraya parmak basmak…

Ve gün gelir acıları ezberler gönül.
Toplumuzdaki acılarda böyledir.
Ezberlenir.
Kafamızda bin bir desenlerle dans ederiz.
Yaranın koskoca bir iz bırakmasını baştan kabullenmektir belki de kanayan yaraya parmak basmak.
Kim bilir?
*
Ve derler ki zamanla yaraların iyileşir.
Belki de doğrudur ama belki de yalandır.
Belki de sadece avunmadır. Gönlünü avutabilmektir. Sineye çekmektir.
*
Sadece beklemek.
Belki de farkında olmadan iyileşme sağlanacaktır bu şekilde.
Kim bilir?
Derin yaralar alanların avuntulara ayıracak durumu var mı?
Ne yazık ki yok.
Onlar sadece beklemedeler.
O nedenle yaraya belki zaman basar iyileştirir, belki de iyileşmeden yapılacak en mantıklı şeyi yapar kendi çözer kavgasını.
*
Kanayan yara belki de daha da kanayacaktır.
Belki de, zaman yarayı daha da derinleştirecektir.
Belki de besler.
Belki de, çemberde tutar.
Kim bilir?
*
Bu süreçte sen kalbine güven.
Sen kalbinle şekillen.
Çok güzeldir bu.
En güzelidir.
İmkânsız mümkündür.
Paradoks gibi görünür belki ama mümkündür.

*
Örneğin, bazı ülkelerde fillerin dişlerini sökmeye heves eden çocuklar vardır. Çünkü öğrendikleri budur.
Veya etrafta saklambaç oynayan çocuklar var iken, bir yerlerde pirinç diken çocuklar da var.
Biz ebe diye koşarken etrafta, çocuk işçiler an be an acı içinde yaşamakta.
Kanayan yaralarıdır acı.
Hep kanar.
*
Bu dünya ‘sobe duvarı’ gibi.
Gözünü kapadığında duvara doğru göremezsin hiç bir şeyi.
Bizler insanoğlu olarak ne yazık ki saklanmanın gizi içinde kaybolduk.
Hiç yaşamamış gibiyiz.
Bazen sıkılıyoruz işte etrafımıza şöyle bir bakıyoruz.
Ama sadece bakıyoruz, göremiyoruz.
Yine ardından duvara kapatıyoruz gözlerimizi.
*
Sıkıldık.
Oynanan oyunlardan sıkıldık ama yine de kanayan karalarımıza bastırıyoruz kanamasın diye.
Temizliyoruz yarayı ardından tekrar aynı oyun.
Perdeliyiz.
Perdeli evlerimizin içinde perdeliyiz.
Demir balkonlarımız içinde hapisteyiz.
*
Tortu var içimizde.
Kanayan yaramızın içinde de o tortu var.
Uzun uzun süpürmek lazım.
Rüzgârın sürtmesi lazım.
Etrafın temizlenmesi lazım.
Temizlenince sessizce silkinip çıkmak lazım.
*
Yaşamak işte böyle tam da böyle keyifliymiş aslında diyebilir.
Kim bilir?
Bunca zaman kaçtı ama belki de kaçmaz.
Coşku duyar.
Gülümser.
Yara pek derin ama ben bunu da başaracağım der.
Bu sefer kanayan yaraya gerçekten basar sıkıca.
*
İnce ince değil, sıkıca.
Dokunmak değil, bastırırcasına.
Acıtırcasına.
Canı yanacak ancak güneş de böyle doğacak.
*
Boşluğa düşeceksin ama çıkacaksın.
Yaralandın ama iyileşeceksin.
Ancak daha iyi nedir biliyor musun?
Kendine iyi gelmen.
Senin aslında kendine iyi gelmendir.
*
Çünkü bazen ölür, bazen de iyileşir insan. Ancak kendini yine iyileştiren de kendidir.
Şimdi bak bunu biliyorsun.
Durma kendini iyileştir artık.
Sakın ha durma!
*
İşte şimdi bak kendi pencerenden. Kim var? Sen.
Kimmiş yarana parmak basan?
Yine sen.
Bak pencerenden.
Kışını bitir. Baharın gelsin. Sonra da yaz.
Kalmasın içinde kin nefret.
Besle sevgini.
Pırıl pırıl yap içini.
Gününü geceni.
Kalbini.

*
Pencereden bak.
Sen yoksan bahar da yok yaz da yok.
Sen yoksan yağmur da yok kar da.
Senin gibi güzel her olan.
Senin gibi pırıl pırıl.
Senin kadar her şey.
Senin çeperin kadar.
Bakmasını bilir isen sensindir güneşi kör gözlere sokan.
Kimseye sorma sakın ben kimim diye.
Sen aslında görensin.
Durma.
Sakın ha durma…


Dip not;

Hikâye… Mahalleli kasaba…

“Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış.
Birinci mahallede ‘Evet ama’lar yaşıyormuş.
Onlar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş.
Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş.
Cevapları hep yanlış olurmuş.
Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
İkinci mahallede ‘yapıcam'lar yaşarmış.
Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan ‘keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama her şey olup bittikten sonra.
‘Keşkeci’lerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!
Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise ‘İyi ki yaptım'lar otururmuş.
‘Keşkeci’ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
‘Yapıcam’lar, ‘keşkeci’lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
‘Evet ama’lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikâyet ederlermiş.
‘İyi ki yaptım’ mahallesinde ki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!”
Hayat mazeretlere dayanamaz.
Biz mazeret ardına da sığınacak da değiliz.
O halde var gücünüzle keşkeci değil, iyiyi yaptımcı olun.

Mutlu kalın…

Fıkra;
Polis yurtdışına kaçak insan taşıyan kamyon şoförüne sorar.
-Ne var kamyonda?
Şoför "mal var" der.
Bunun üzerine kaçaklardan biri kafasını çıkarır ve:
-Kime mal diyorsun lan sen? Der.
Polis "hani mal vardı?" diye sorar.
Şoför de, "eee, mal olmasa kafasını çıkarır mı?" der.

Günün sözü;
“Bir gün kalkacaksınız ve hep hayal ettiğiniz şeyleri yapmaya vakit kalmamış olacak. Şimdi tam zamanı. Harekete geçin… “ Paulo Coelho…


 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@