04.04.2015, 21:00

Karanlığa büründük...

Geçtiğimiz hafta 38 ilde sabah saatlerinden itibaren yaşanan elektrik kesintisi ükemizi karanlığa gömdü.

Büyük yarayı sanayi aldı...

Elektrik kesintisi üretimi sekteye uğratmadı mı?

Uğrattı...

4 saatin ardından çok kısıtlı verilen elektrik kaos yaratmadı mı?

Yarattı...

Milyonlarca dolarlık makineler zarar görmedi mi?

Gördü...

Ancak bu artık uyanış olmalı ki, bunun ötesinde kişilerin aldığı yara unutulacak gibi değil...

Nasıl mı?

Teknoloji bağımlısı olduğumuzu daha da iyi anlamamıza sebep oldu...

Bizler bağımlıyız...

Bunu inkar ettik yıllarca, ancak gelen karanlık bütün sakladıklarımızı, inkar ettiklerimizi ortaya çıkarmaya yetti...

Daha derinlerde saklananlar belki de bu yöntemle gizlendi bilemiyoruz...

*

Ancak bize tüm yaşatılan olumsuzlukların yanında bir iyiliği dokundu bu karanlığın...

Bu iyilik bağımlı olduğumuzu görmemizi sağlamaktı...

Akıllı telefonların kölesi değil miyiz?

Ulaşımın rahatlığının kölesi değil miyiz?

İnternetin...

Otomobillerin...

Çalışan elektrikli aletlerin...

Hatta evleri koruyan sistemlerin...

Kısaca teknoloji denen ve ruhumuzu yavaş yavaş yok eden sistemin kölesi değil miyiz?

İletişimin kesildiği noktada ne kadar aciz, ne kadar da çaresizdik...

Unutulan ankesörlü telefonu kullananlar mı ararsın, ulaşım kesildiğinde, evine ulaşmak için çırpınanlar mı ararsın...

Nerede yanlış yapıyoruz düşündünüz mü hiç?

 

*

Telefonun şarjı bittiğinde iletişimin de biteceğini bilen kişilerin en güzel iletişimin sevgi olduğunu anımsaması için karanlığa mı gömülmek gerekliydi?

Telefonların esiri, teknolojinin esiri olduğumuzu anlayabilmek için karanlığa mı gömülmemiz gerekirdi?

Sadece kullanmak amaçlı teknoloji tüm dünyamız olduğu müddetçe gelişemeyeceğiz...

Tek düğme ile aç – kapa ile ömrümüzü kontrol edeceklerin tamamen kölesi durumundayız...

Köle zihniyetinin halen devam ettiğini görmek belki de ruhumuzu incitmiş olabilir, ancak şimdi uyanma ve silkinme zamanı...

Teknoloji kullanmamız içindir...

Ruhumuzu satmamız ve bir takım kişilerin, şirketlerin, koyun güdenlerin esiri olmamız için değildir...

 

 

Dip notlar;

Ot Festivali’nin ardından...

Çeşme Belediyesi’nin destekleriyle Alaçatı Sanat ve Kültür Derneği tarafından “Ebegümeci” temasıyla gerçekleşen Otların Rüzgarlı Öyküsü: 6’ncı Alaçatı Ot Festivali, sağanak yağışa rağmen 26–29 Mart tarihleri arasında gerçekleşti.

İlgi de oldukça iyiydi.

Ancak bu yıl da ‘standart’ların tam da oturmadığını düşünüyorum.

Neden mi?

Sunulan otlu yemeklerin büyük beğeni topladığı şenlikte sabah satılan bir yemek çeşidi yüksek bir fiyata alıcı bulurken, akşamüstü aynı yiyeceklerin oldukça düşük bir rakama alıcıya verilmesi pazar zihniyeti değil midir?

Yurtdışında çeşitli festivallerin alışveriş standartlarını çok incelerim.

Hiç bir şekilde standart dışı çalışma yoktur.

Fiyatlarla istenildiği gibi oynama yoktur.

Örneğin kahve fiyatı başta ne ise sonda da odur.

Bir de festival tarihinin otların yeşerdiği zaman aralığında olduğu söylenerek öne çekilmesi sanırım yağmurlar hesaba katılmadan alınmış.

Bu konuda nabız tuttuğumuz misafirler ile otları, yemekleri bizimle buluşturan katılımcılar sağanak yüzünden zor zamanlar yaşadı.

İlk gün festivale tur ile katılım yapanlar festival yemeklerini göremedikleri için hüzünlendiler.

Çünkü festivalin ilk günü yemekler yoktu.

Bu konu tur ile gelenler için düşünülmeliydi.

Ancak yine de nefis yemekler eşliğinde eksiklikleri ve güzellikleri ile tadı damağımızda kalan bir festivaldi...

Ülke olarak festivallere yeni yeni ısınıyor ve uyguluyoruz.

Dileğimiz, Çeşme yarımadasında, Alaçatı sokaklarındaki yöresel ezgiler eşliğinde yüzlerce kişinin katılımı ile bu festivalin daha da ses getirmesi...

Kültür paylaşımı...

Ve her yıl daha da gelişecek ve büyüyecek bir festival coşkusu...

Biz Selanik göçmenleri, İzmir çocukları, bu güzel otların içinde büyüdüğümüz için çok şanslıyız... Umarım festivalimiz daha çok kişiye ulaşır da, o nefis otlarımız, yemeklerimiz, kültürümüz ile birlikte yol alır...

 

 

Alaçatı’dan sonra Çeşme...

Zamanında çok fazla önemsenmeyen taş evleriyle ünlü Alaçatı aldı başını gitti ve Çeşme’yi her yönüyle geride bıraktı...

Bu konuda ‘İstanbulluların çabası yadsınamaz...

Sırada Çeşme var...

Alaçatı’nın gölgesinde kalmaması için yenilenmesi gereken Çeşme, Mayıs ayında ihaleye çıkarılması planlanan ‘Çeşme Yayalaştırma Projesi’ ile sınıfta kalmadan gelişecek...

Geç kalınmış bir proje...

Bu proje ile Çeşme çarşısı büyüyecek, genişletilecek, turizm sokaklara taşacak ve Çeşme sokaklarına bambaşka bir görüntü kazandırılarak, turizm potansiyeli, küçük büyük demeden kentin sokak aralarına kadar yayılacak...

Kısaca nitelikli turizm mekanları artacak...

Bölgede ki motorlu taşıt trafiğini mümkün olduğu kadar azaltılacak...

320 metrekarelik bir alana, sanatçılar tarafından Çeşme’yi yansıtan dev bir mozaik uygulaması gerçekleştirilecek.

Ancak hareketli ve yaşayan sokaklar bizimle olacak kısmının dikkate alınması gereken tek noktası var.

Çeşmemiz bizim halen yazlığımız, kaçtığımız ve kafa dinlediğimiz yer...

Kalkınsın, ama yıpratılmasın.

Yüksek paralı, pahalı, gürültülü plajlarla kirletilmesin.

Şehirleşmesin...

Sadece standartlarımız güzelleştirilsin...

Lütfen bu planlar yapılırken Çeşme’nin yerlisini de düşünmeyi unutmayın...

Gürültü ve görüntü kirliliklerine önlem alın ki, sorunlarla vatandaş baş başa kalmasın...

Mutlu kalın...

 

Fıkra;

Temel, çatalıyla zeytin almaya kalkmış, bir hamle, iki hamle üç hamle…

Zeytin sürekli kaçıyormuş.

Arkadaşı çatalını tek bir hareketle zeytine batırmış, atmış ağzına, “Zeytin böyle yenir” demiş. Temel bozulmuş, “Ben yormasaydım, sen çok alırdın onu” demiş.

 

Günün sözü;

"Suya düştüğünüz için değil, sudan çıkamadığınız için boğulursunuz." Edwin Cole

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@