Modern zamanlar her türlü değerimizi yıprattığı gibi komşuluk ilişkilerini de olumsuz etkiledi. Yaşadığımız apartmanlar, siteler, rezidanslar artık komşuluk kavramının yalnızca fiziksel yakınlık anlamına gelmesine neden oldu. Aynı apartmanda yaşayan bireyler arasında bile herhangi bir komşuluk bağı kalmadı. Yaşadığımız betondan yapılar ruhumuzu da betonlaştırmış olacak ki aynı binada yaşadığımız insanların isimlerini bile bilmez olduk.

Büyüklerimiz komşuların birbirleri için tamamlayıcı olduklarını ifade etmek için 'komşu komşunun külüne muhtaçtır' demişlerdir.

Bazılarımızın nostaljik komşu anıları, hikayeleri var muhtemelen. Muhtemelen hepimiz şu cümleyi kullanmışızdır veya duymuşuzdur: “Sokakta düşüp, yuvarlansak kimse dönüp, bakmaz.”

Ercan Kesal’ın Cin Aynası kitabındaki cümlesi ise şu günlerin ruh halini tam olarak anlatıyor: “Kimsenin birbirine acımadığı, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği, soğuk ve umutsuz bir dünyada yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız.”

Bu sevimsiz değişimin önemli bir sebebi elbette konut ve mahalle mimarisinden kaynaklanıyor. Çünkü artık mahalleler inşa edilmiyor. Kimliksiz apartmanlar ve giderek kimliksiz şehirler inşa ediliyor.

Her ne kadar mesafeler daralıyor olsa da gelenlere, yani bize doğru yaklaşanlara karşı önyargılarımız ve ötekileştirici ezberlerimiz daha güçlüdür.

Geniş aile kentleşme ile beraber çekirdek aileye dönüştü. En sık tıkladığınız İnstagram hesabı, her gün ne paylaşmış diye baktığınız Twitter fenomenleri, referans aldığınız internet siteleri ya da bir blogger size karşı binanızda yaşayanlardan daha yakın artık.

Daha da önemlisi komşuluk pratiği kadınların var ettiği ve kadınlarla sürdürülen bir ilişki biçimiydi. Oysa metropol yaşantısında iş hayatına dahil olan kadının geleneksel rollerini de taşıma zorunluğu içinde komşuya ve komşuluğa ayıracak vakti kalmadı.

Büyük şehirlerde hızlı gündelik hayatın ritmi belirsiz ve karmaşıktır. Bu gündelik hayat pratiği endişe duygusu ve güvenlik ihtiyacını tetikliyor. Örneğin toplumun yüzde 55’i gelecek endişesi taşıyor. Gelecek algısı ortalama 10 yıl ve toplumun üçte biri gelecek deyince 3 yıldan daha ötesini hayal edemeyecek derecede kurumlara güvensiz. Adalet ve hukukun üstünlüğüne güven son derece düşük; insanların yüzde 58'si mahkemelere yolu düşse, zengin-fakir olma haline göre ayrımcılık göreceğini düşünüyor. Tanıştığı insana ilk anda güven duyanlar sadece yüzde 9'dur. Bu olumsuzlukları ötekileştirmelerle ve kutuplaşmalarla tetiklediğinizde insan ilişkilerinde isteksizlik ve gönülsüzlük esas hale geliyor.

Nostaljik duygular üreten ilişki biçimiyle komşuluk yok oluyor. Adının komşuluk olup olmadığını bilemem fakat giderek başka ilişki biçimleri komşuluk diye tanımladığımız şeyin yerine geçmektedir.

Samimi ve sıcak insanlarla karşılaşmanız dileğiyle...