05.11.2017, 07:00

Konut krizi...

Konut krizi...

 

Kadim şehirlerimiz elden gidiyor.

Tarih hiçe sayılıyor.

Yapılan resterasyonlar belli.

Şehirlerin ana karakterlerinden söz ediyoruz ama maalesef kalmadı.

Gerçekten müstesna şehirler yok edilme davasında.

Ve itiraflar ‘biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz’ diye edilirken, , bundan sorumlu olanlar çıksın ortaya.

*

Bir büyük cihan devletinin baş mimarı...

Mimar Sinan.

16. yüzyılda, İstanbul'da birbirinden çarpıcı eserler inşa eden mimar.

Osmanlı mimarisinin Klasik Çağı'nı simgeleyen Sinan.

Büyük külliyeleri ile özgün cami tasarımlarını hayata geçiren Sinan herhalde şu andaki İstanbul ve diğer büyük şehirlerin mimarisini görse hayran olurdu.

*

Bütün bir imparatorluğun sınırlarını aşan Sinan Süleymaniye Camii ile Türk mimarlık tarihinin de en büyük ve en geniş kapsamlı mimarisini gölgede bırakan Sinan, bügün o kuleleri görse hayran olurdu.

Yaşadığı çağa sığamayan Sinan şahaser restorasyonları görse hayran kalırdı, emin olun.

*

Edirnekapı Camii'nin siluetinin arkasında güneş batarken, Üsküdar'daki Cami'nin minareleri arasından ayın doğuşu görülür. Bu şahaseri yaratan Mimar Sinan yeni yapılan camileri görse hayran olurdu.

‘Ters lale’  motifi ile caminin arsası içinde eskiden bir lale bahçesi olduğunu,  ters yapılması ise sahibinin tersliğini ifade edebilen zeka küpü Sinan girdap gibi gökdelenleri görse hayran olurdu.

*

Bu hayranlıklar içinde çözümsüzlük içindeyiz. Nasıl mı?

An be an yükselen kuleler ile. Ancak bilin ki, o yükselen kuleler bir çözüm değil.

Bu yarış.

Şehirleri mahvetme yarışı. Rant yarışı.

Bu işin partisi, gösüşü kalmadı artık. Nerede yeşili sevmeyen beton dostu varsa ülkede söz birliği etmişcesine biraraya geliyor ve yine elbirliği ile şehirlerimizi mahvediyor.

*

Peki tüm partililer, partisizler, aynı görüşlüler, zıt görüşlüler ne yaptı?

Şehirlerimiz için ne yaptı?

Yol yapımı bitmez.

İnşaatlar bitmez.

Hava kirliliği  bitmez.

Bu ülkede özeleştiri yapan  oldu mu? Ki imkânsız iken.

Kangrene dönmüş sorunlar var şehirlerde artık görün.

*

İstanbul’un , İzmir’in daha bir çok şehrimizin güzelim siluetinin bozulmasında herkesten çok sorumlu olanlar kimler?

Açık açık ifade ettiğimiz kesim maalesef rantçılar. Ve rantçılara çanak tutanlar.

Kent siluetlerinin çok katlı binalarla tarumar edilmesinin bir gün gelir umarım hesabı sorulur.

*

Peki ne oldu da dikey yapılaşma 2007’de çoğalmaya başladı?

Ardından dikeyi bırakın, yatay yapılaşmaya geçin çağrısı bile rantçıları durduramamışken,  son yıllarda da oldukça zirvede olmasının sebebi ne?

Bugün artık İstanbul gibi nadide şehirde saraylar, güzel camiler yerine gökdelenler seyirde.

İstanbul'da 1994’te 4 adet gökdelen, 2016 sonunda 121’i bulmuş gökdelen sayısı ile dikey yapılaşma son derece geri plana atıldı belli.

 

*

Evet, serzenişler güzel de geri gelecek mi zaman.

Gidecek mi yapılanlar...

Hayır...

Bir konut krizi düşünün ki  yarım yüzyılı aşkın bir süre önce yerel yönetimlerce bilinen gerçekler neticesinde büyüdü bugünlere geldi.

İnşaat sektörünün lobicileri bilinen gerçektir...

Sistem tarafından inşa edilen yüksek katlı konutun hızlı ve kolay bir çözüm gibi sunulması önceden bilinen gerçektir...

Ve sistem tabii ki de yüksek katlı binaların bir çözüm olduğu konusunda her kesimi  ikna ederek bu günlere getirdi bizi.

*

Ne var oldu?

Geniş açık alanlarda yüksek katlı kira gibi aidatı olan siteler var oldu.

19 katlı , 14 katlı bloklar var oldu.

Gökdelenler tarafından kuşatılmış şehirler doğdu.

Yenilik nedeniyle mi? Bilinmez.

Orta yoğunluklu konutlar gitti, düşük yoğunluklu kuleler geldi. Ancak başlangıçta başarılı olan bu yüksek katlı, düşük yoğunluklu konut mülkiyeti bilin ki  devletin en kötü planlama felaketidir.

Ben bu şekilde nitelendiriyorum.

Bu kuleler bana göre zamanla sosyolojik bir "girdap" haline gelen felaketlerdir. 

*

Şimdi, başka bir konut krizinin ortasında mıyız acaba?

Görünüşe göre yayılımlar geniş ve katlı iken, site kültürü en ön planda iken orta gelirli kentsel yüksekliklerde eridi, kalmadı.

Kentsel yüksekliklerde "gülünç " alanlarda hapsoldu.

*

Artık, kentsel bina yükseklik sınırlarını belirleme yaklaşımları hızlı bir şekilde gözden geçirilmeli.

Güncellenmeli.

Yerel yönetim kalkınma planları için yeniden düzenlemeler yapılmalı.

Yükselen konut kulelerinin mevcut konut ihtiyacı ile başa çıkmak için nasıl  bir stratejinin  parçasını oluşturduğu gözden geçirilmeli.

Yeni yüksek katlı konut hiçbir şekilde evsizliğe bir cevap olarak görülmemeli.

*

Bu tip yüksek katlı konutların asla inşa edilmemesi gerektiği gibi görüşler hızla yaygınlaşırken hala bu ısrar niye?

Geçelim kentin siluetini bozmasına, konut yangın durumunda, diğer durumlarda  korunmak için bir dizi güvenlik önlemi oluşturulması ise oldukça pahalı.

Bakın görün ki zenginleştiğimizden mi siteler, gökdelenler ile çevriliyiz, yoksa zenginmiş gibi kredilerle borçlanmalarla mı kendimizi bu şekilde sunuyoruz.

Bir düşünün.

 

*

 

Bir inşaat hikayesi vardır bize aslında herşeyin başının sevmek olduğunu anlatan.

“Ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:

– Ne yapıyorsun?

İşçi öfkeyle bağırır.

– Nesin sen, kör mü? Kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter…

Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:

– Ne yapıyorsun?

İşçi cevap verir:

– Kayaları kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır bir iş, ama ailem için para gerekli. 

Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.

– Ya sen ne yapıyorsun?

İşçi kollarını gökyüzüne kaldırarak;

– Görmüyor musun? Bir mabet yapıyorum.”

*

Her üç işçi de aynı işi yapıyor. Ancak hepsinin yaptığı işe bakış açıları farklı...

Eziyet gören var, mecburiyet gören var, üretmenin değerini bilen, yapılan işin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşayan da var. Lütfen şehirlerimizi yapılandırırken onun parçası olduğunuzu unutmayın.

 

Dip notlar;

 

Eğri minare...

Mimar Sinan'ın dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını dile getiren bir hikaye...

Süleymaniye Külliyesi'nin inşaatı bitmek üzere iken orada oynayan bir çocuğa göre minarelerden biri eğri duruyormuş. Çocuk, çalışan ustalara yaklaşarak, minare eğri demiş. Bunun üzerine ustalar minarenin düzgün olduğunu anlatmaya çalışmışlarsa da, çocuğu bir türlü inandıramamışlar. Çocuk da minarenin eğri olduğu üzerinde ısrar edince, ustalar çocuğu döverek azarlamış. Dövülen çocuk ağlamaya başlamış. Bu sırada Mimarbaşı Sinan, inşaat yerine ulaşmış ve ağlayan çocuğa ne olduğunu sormuş. Çocuk:

- Şu minarenin eğri olduğunu söyleyince, beni dövdüler, demiş. Sinan da, ustalara göz kırparak, hışımla:

- Çocuk haklıdır. Hemen minareyi düzelteceğiz, diyerek kararını vermiş. Bunun üzerine bir işçi, yanında uzun ve kalın iplerle birlikte minareye çıkarılmış. İpin bir ucunu minarenin gövdesine sıkıca bağlayan işçi, diğer ucunu aşağıya sarkıtmış. Bir kaç işçi de ipin aşağıya sarkan ucunu kavradıktan sonra, Sinan çocuğa sormuş:

- Minare hangi yöne doğru eğri? Çocuk:

- Şu yöne, deyince Sinan ipi ters yöne doğru çekmelerini emretmiş. Ustalar ipe biraz asıldıktan sonra, Sinan tekrar çocuğa sormuş:

- Nasıl, düzeldi mi?

Çocuk:- Biraz daha çekilmeli, cevabını vermiş.

Bu sefer Sinan:

- Haydi aslanlarım, biraz daha gayret, demiş. Ustalar tekrar yalancıktan ipe asılmışlar. Sinan tekrar çocuğa dönerek sormuş:

- Şimdi nasıl, tam düzeldi mi? Çocuk:

- Evet amca, işte şimdi düzeldi, demiş. Sinan da:

- Artık ipi bırakabilirsiniz. Minare tam düzelmiş oldu, dedikten sonra, çocun eline şekeri tutuşturmuş ve teşekkür etmiş. İsteği yerine gelen çocuk sevinçle arkadaşlarının yanına koşmuş. Ancak bütün usta ve işçiler hayretler içinde Mimar Sinan'a bakarken büyük usta onların merakını gidermek için usta ve işçilerine şöyle hitap etmiş:

- Hepinizin hayret ve merak içinde olduğunuzu biliyorum. Küçük çocuğu ikna edebilmek için çok basit yollar varken, onu döverek inandırmaya zorlamak, siz koca adamlara yakışır mı? Unutmayınız ki karşınızdaki bir çocuktur. Onu ikna edemezsiniz, halkı da ikna edemezsiniz. Şimdi bu çocuk, mahalle mahalle dolaşarak, burada yapılan minarenin eğri olduğunu avaz avaz bağırıp halka duyurursa, yaptığımız bu caminin adı Eğri Minareli Cami olarak kalır. Fakat siz çocuğu anlayacağı bir üslupla inandırırsanız, hem o, hem biz rahat ederiz. Şimdi anladınız mı neden böyle davrandığımı? Bunun üzerine usta ve işçiler, Mimarbaşı Sinan'a hak vererek, yaptıkları hatayı kabul etmişler.

 

İs...

Süleymaniye Camii'nin bir türlü tamamlanamayışı üzerine sinirlenen Kanunî Sultan Süleyman, hışımla atı ile birlikte Süleymaniye'nin şantiyesine girer. Bir de ne görsün, Mimar Sinan büyük kubbenin altında ve Cami'in tam ortasında oturmuş nargile içiyor. Sinirlenen Padişah, Sinan'a söylenmeye başlamış:

- Benim Cami'im neden bir türlü bitmiyor Mimar başı? Bizim Mimar başı oturmuş nargile fokurdatarak keyif çatıyormuş demek ki… Sebebi şimdi zahir oldu.

Sinan da:

- Devletli padişahım, benim maksadım nargile içerek, keyif çatmak değildir. Benim muradım Cami içindeki dumanın gidiş yönünü tespit etmektir. Zira cami içinde yanan yüzlerce kandilden çıkan islerin ne tarafa doğru gittiği tespit edilirse, o tarafta bir is odası yapılabilir. O zaman hem Cami islerinden kurtulur, hem de toplanan islerden âlâ mürekkep yapılıp hattatlara verilebilir, demiş. Bunun üzerine padişahın sinirleri yatışıp, Mimar başına “aferin” diyerek taltif etmiştir.

 

Fıkra;

Temel, Dursun ve Cemil bir gün inşaat yapmaya karar vermişler. İnşaat yapıldıktan 3 gün sonra  yıkılmış.Dursun başlamış ağlamaya. 
-Uyyyyyy gitti tuğlalarım.
Cemil başlamış.
-Uyyyyyy gitti çinko harcım.
Temel’ de; ‘İyiki demirleri koymamışım yoksa bende ağlıyo olurdum.’

 

Günün sözü;

Zaman öldürmekten başka şeyler yapın. Çünkü zaman sizi öldürüyor.

Paulo Coelho

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@