25.06.2016, 21:00

Köyden indim şehire...

Kırsal yerleşimler boşaldı.

İmara açılmadık yer kalmadı.

Meralar...

Yaylalar...

Kısaca her yer.

Kentler doldu. Kırsal kesimler, köyler boşaldı da boşaldı...

Kırda geçimini sağlayamayanlar kentlerin varoşlarına göçtüler.

Bu göçün sonu nereye varacak belli değil.

*

Göç ile gelişen şehirlerin yükünün artması bir yana, köylerimizin durumu bir yana, beni en çok endişelendiren konu ise dengemiz...

Ekolojik dengemiz.

Tohum dengemiz.

Yeme içme sistemimiz ve hayvancılığımız.

Ve hayvancılıktan yeterinde kazanç sağlayamayan çiftçiler çareyi ellerinde ki arazilerini satmakta buluyor. Sonuçta hepimize şu soruyu sormak kısmet oluyor...

Hele ki son günlerde...

Nemalananlar kim?

*

Elbette nemalanan büyük bir kesim var kırsal yerleşimlerin boşalmasından, imara açılmasından ve hayvancılığın gerileyip ithale kucak açılmasından. Hele hele köylerdeki üretimlerin azaltılmasından, köylülerin göç etmesinin sağlanmasından, ellerindeki arazilerin satın alınmasından nemalananlar çok.

İnşaat sektöründen tutunda, tohuma, hayvancılığa, büyük kimyasal ilaç şirketlerine kadar uzanır gider liste.

Burda bu listeği saymaya kalksak yandık.

Çünkü her bir yanımız maalesef çevrili.

*

Ülkemizde temelinden değişmesi gereken o kadar çok şey var ki.

Hangi birini ele alsak bilemiyoruz.

Antibiyotikli etlerden tutun da hibrit tohumlara, GDO’lara kadar anlatmaktan yorulduğumuz, ancak anlamamakta ısrar edilen değişimler var.

‘Köyden indim şehire’ mantığının altında yatan nedenler bir türlü çözülemez ise, tarım arazileri, kırsal alanlar imara açılmaya devam edilirse bu ülke tarım ülkesi olmaktan çıkacak.

*

Bir hikaye var. Olması gerekenin olması istenilen yerde durması gerektiğini anlatan.

“Bir gün, kozada küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi. Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona. Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi. Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi; eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı. Bunun üzerine kelebek kolayca çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük kanatları buruş buruştu. Adam izlemeye devam etti; çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.

Ama bunlardan hiçbiri olmadı! Kelebek hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı. Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, yüce yaratıcının kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol buydu.”

*

Evet bazen yaşamımız şekillenir ve ihtiyaç duyduğumuz tek şey aslında çabadır.

Ve zoru başarabilen toplumun en güzel parçasıdır bizim köylülerimiz aslında.

Eğer yüce yaratıcı, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, uçamazdık.

Bizim de köylülerimizin gerçek değerinin anlaşılabilmesi için onların da kendince çaba sarfetmeleri gerek. Pes edip kaçmaları değil.

*

Şimdilerde şehir hayatından sıkılıp, köy evi hayali kuran o kadar kişi var ki çevremde.

Neden?

Çünkü elimizdeki değeri kaybettiğimizden.

Kökenlerimizi, kendimizi unuttuğumuzdan.

Geri dönme isteğini şehirliler düşlerken, köydekilerin şehirli olma isteğini özenme olarak algılıyorum, ancak onların da tekamülünde yaşaması gereken bir evre olarak da görüyorum.

Apartmanların boşluklarının gölgesinde kalmak mı?

Ağaç gölgesinde kendine bir yer edinmek mi?

Ağaçsız, egzoz dumanlı bol alışverişli şehir düşlemek sanırım tekamülün ağır şartı...

Köylerinize kıymayın...

 

Dip notlar;

Ete ve süte ne oldu?

Uzun zamandır tarşılıyordu et ve süt fiyatları.

Bir bakıyorsunuz üretici isyanda, bir bakıyorsunuz tüketici.

Peki sorunun temel kaynağı nedir?

İşte tam da burada cevap hayvancılık ve araziler üstüne kurulu.

1980 yılından bu yana Türkiye’de nüfus yüzde 70 oranında arttı mı?

Arttı.

Hayvancılık geriledi mi?

Geriledi. Üstelik bu rakam yüzde 37 gibi bir oranla.

Bu gerileme 2010 yılından bu yana hızla artan bir canlı hayvan ve et ithalini getirdi.

İthallerin yanı sıra sürekli de bir yolsuzluk, sürekli de bir rant peşinde koşanlar artı mı arttı?

Bu rantın yanında merdivenaltı dediğimiz ürünler de hızla çoğaldı.

Devletimizin bu konuda teşhir ettiği bir çok firma ve ürün olmasına rağmen her nedense bitmek bilmeyen bir üçkağıt mekanizması da durmadan işlemekte.

Bu gelişmeleri görmeden et ve süt fiyatlarına değinmek istemedim af buyurun.

Neden fiyat artışı diye konuştuğumuzda bunu anlama şansımız olsun diye.

Hayvancılıkta destek önemli,yem önemli.

Süt üreticisinin kullandığı yem, ilaç, elektrik maliyetleri önemli.

Sütten para kazanamayan üretici, işletmesini ayakta tutamadığı için, ne yapıyor? Hayvanlarını kesime gönderiyor.

Devlet boyuna talimat göndersin süt inekleri kesilemez diye. Ancak dinleyen oluyor mu?

Tabii ki hayır.

Sınıflandırma...

Fahiş kar peşinde koşan, piyasayı spekülatif uygulamalarla karşı karşıya bırakan unsurlar var tabii ki...

Ve olması gereken denetimlerde...

Bunun içinde sınıflandırma yöntemi yani kırmızı ette sınıfına göre fiyat belirlemesi uygulanması doğru karar.

İşte bu düzenleme market ve kasaplarda satılan karkas etin etiketlerinde, hayvanın yaşını, cinsiyetini, yağ miktarını ve kas yapısını gösteren bilgiler yer alması demek.Böylece vatandaş hangi eti, kaça aldığını bilecek ki olması gereken de bu.

Mutlu kalın.

 

Fıkra;

Yeni ilçe olan bir köye trafik ışıkları yeni konmuş, ışıkların altında bir polis bekliyor ve halkın ışıklara uymasını sağlamaya yani bir çeşit trafik eğitimi vermeye çalışıyormuş. O sırada, bakmış ki; bir kadın, elinde tuttuğu çocuğuyla, kırmızı yanarken karşıya geçiyor. Hemen seslenmiş: -Hanım, hanım! Nereye? Kadın dönüp : -Vıy! demiş. Sana ne? Eltimgile gidiyom.

 

Günün sözü;

Yolunu bulduğunda korkmamalısın. Hatalar yapmak için yeterli cesaretin olması gerekir. Hayal kırıklığı, yenilgi ve umutsuzluk Tanrı’nın bize yolu gösterme araçlarıdır.” Paulo Coelho

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@