30.04.2016, 21:00

Köylünün “efendi” liği bitti

Endüstriyel bir dünya...

‘Tarım’ın şirketlere geçtiği bir dünya...

Küçük ölçekli çiftçilerin üretimden çekildiği bir dünya...

Patentli bir dünya...

Ve bizim ülkemiz de buna ne yazık ki teslim olmuş durumda.

Tarım ülkesi olarak hüküm süren ülkemizin bu özelliğinden çok şey kaybettiğini görüyoruz son zamanlarda.

Ve sonunda tarım ülkesinden çıktık ithalata yöneldik. Ve bu yetmedi hibrit ile çevrelendik.

O da az kaldı köylü ve köyler bitti. Efendilik gitti.

Bu da yetmedi pazarlar kapalı hale çevrilerek manav özelliği kazandırıldı.

Yani küçük üreticim yok olup gitti.

Hormonlu, hibritli sera ürünleri boy boy tezgahları süsledi.

*

Bu tarımda bir yok oluş değil midir?

Bu şirketlerin eline geçen tarımın bitirilişi değil midir?

Peki, Türkiye tarımda hangi noktaya geldi?

Bilmiyoruz...

Hangi noktada hibrite teslim olduk?

Bilmiyoruz.

Dünya ne zaman tarım-gıda şirketlerinin eline düştü?

Bilmiyoruz.

Sadece bildiğimiz, hormonla, hibritle zehirlendiğimiz ve kanserin hızla arttığıdır.

Kısaca ‘endüstriyel tarım’ bizi ele geçirdi.

‘Tohum, ilaç ve gübre’ gibi tarım girdileri ile bizi ele geçirdi.

 

*

Türkiye’de bu değişim çok uzun zaman önce başladı. Bu süreci incelemenizi tavsiye ederim, özellikle  1950-1980 yılları arasını.

Sermayenin nasıl da girip tarımı yıktığını araştırın isterim.

IMF-Dünya Bankası’nın tarıma söz geçirmesini ve küçük ölçekli çiftçilerin tarım şirketlerine muhtaçlığını inceleyin isterim.

Yerli ve yabancı tekellerin çoğalmasını araştırın isterim.

 

*

Ülkemizde son zamanlarda çiftçilerimiz ürününü maliyetine satamıyor ancak tüketici yüksek fiyatlarla karşılaşıyor.

Ve kazanan sadece aradaki aracılar.

Ve bu çıkmazın sonucu da kırsal yerleşimler boşaldı, kentlere göçülerek tarım arazileri imara açıldı.

Böylelikle tarımdan zaten kazanç sağlayamayan çiftçiler, ellerindeki araziyi satıp üretimden çekildi.

Üretenler ise hibrite, gübreye ve kimyasal ilaçlara teslim oldu.

O gübreyi almazsan hibrit tohum kullanamazsın.

Hibrit kullanırsan o gübreyi alacaksın.

Hibritin varsa kimyasal ilacın olmak zorunda.

Alın size kısır döngü.

*

Geleneksel tarım ve yerel tohuma dayalı üretime ne oldu.

Bitti.

Peki, geleneksel tarıma dönülmesini şiddetle tavsiye edenler nerede?

Azınlıkta ve gizli.

Eli mahkum hibrite kucak açanlar arasında gizli.

Hibrit tohumun yerel tohumdan daha çok verim verdiği söylendi zamanında üreticiye.

Kısaca çiftçi aldı dikti, biçti.

Ertesi yıl yeniden dikti. Gübresini aldı. Baktıki kısır yani hibrit ile her yıl yeni tohum almak zorunda almak istemedi. Ancak çok geçti.

Çünkü toprak kirlendi.

İşte alın size yeni bir kısır döngü.

Kısaca çiftçi kandırılırken parsayı alanlar aldı ve hala alıyor.

*

Hibrit mi ucuz, yerel tohum mu?

Derin düşünürseniz tabi ki yerel.

Hibriti aldığınızda iş bitiyor mu?

Tabii ki hayır, bunun gübresi var, kimyasalı var.

Sağlık için yerel tohuma geri dönmek şart iken hala neden hibrit ısrarı var? Bir türlü anlamıyoum.

Yerel tohumlarımızın kendi kendilerine üreyebilme özelliği var iken nedir bu kısır tohum sevdası?

Nedir bu tarımın, çiftçinin sermayecilerden çektiği?
 

*

Hibrit, halk dilinde “katır” demek bilesiniz.

Bilin ki ortada tohum var ancak meyvesi yok.

Bu nedenle hibritin doğurma özelliği maalesef yok.

Bu tehlike sinyali demek bana göre.

Üretimin başka ellere geçmesi demek.

Toplayın kendinizi.

Tüketiciler hibritli, hormonlu gıdadan el çekerse, almaz ise nasıl büyüyecek bu kandırmaca.

O nedenle toplayın kendinizi.

 

 

Dip notlar;

 

Hibrit ve yerel tohum arasındaki fark....

Hibrit doğurmaz...

Yerel tohum kendi kendine üreyebilme özelliğine sahiptir... (Yerel domates çekirdeği kurutulup ertesi yıl fide olabilir)

Hibrit tohuma kimyasal ilaç şart...

Yerel tohuma değil...

Hibrit tohum alındığında mutlaka gübresi ve kimyasalıda alınmak zorunda...

Yerel tohumda buna gerek yok. Bir tezek yeter...

Hibrit tohum değişebilir...

Yerel tohum değişmez, her yıl yenilenir...

 

“Tohum takas şenlikleri” yayılmalı...

Son dönemde hızla artan ve yayılan bilinçli bir örgütleme tohum takas şenlikleri...

İlk Meksika’da başladı...

Ülkemizde de örnekleri var.

Örneğin İzmir Seferihisar’da her yıl seralarda yerel tohumlar üretiliyor.

Üstelik tohum bankası da kuruldu.

Yöresel tohumlar takas ile üreticilerle buluşuyor.

Bu sayede tohumlarımızı koruyabiliyoruz. 

Gelecek nesillere ‘Anadolu’muzun has tohumlarını bırakmak çok çok önemli.

Biz zararın neresinden dönerseniz dönün diyoruz...

Siz düşünün...

 

Doğa ve dengesi..

Ve yasaları...

Planları...

Yüzyıllardır kendi kendini onaran doğa...

Ve insanoğlu...

Kontrolsüz...

Kaynaksız...

Plansız...

Kaybeden...

Ve sınırlarını zorlayan...

Harcayan bir insanoğlu var...

Doğa ile karşı karşıya ne yazık ki...

Tüm emekçilerin ‘1 Mayıs İşçi Bayramı’nı  gönülden kutlarım. Mutlu kalın...

 

Fıkra;

Nasreddin Hoca bir yaz günü yolculuk ederken, öğle vaktine doğru bir hayli susar. İlerde bir göl görür. Şöyle kana kana su içmeyi düşünerek gölün kenarına gelir, avucunu doldurur, hızla bir kaç yudum yutar; amma midesi bulanır, tükürmeye çalışır. İlk defa karşılaştığı bir su olan Acıgöl'ün sodyum sülfatlı suyu midesini berbat etmiştir.
Hoca civarda aranırken küçük bir su kaynağına rastlar. Suyun tatlı su olduğunu anlayınca, önce ağzını iyice çalkalar, sonra da kana kana su içer, eşeğini de sular.
Şakır şakır dalgalanan Acıgöl'e şöyle bir bakar, su içtiği kaynaktan avucunu doldurarak gölün kenarına gelir;
- “Cimri zenginin zekâtsız malı gibi şişinip durma!... Su dediğin böyle olur” diyerek avucundaki suyu şak diye gölün yüzüne savurur.

 

Günün sözü;

"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın." Albert Camus

 

 

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@