İçinden geçtiğimiz iktisadi ve toplumsal krizin nedenleri üzerine kafa yoranlar için Daron Acemoğlu ve James A.Robinson’un “Ulusların Düşüşü”nde ürettiği teorik çerçevenin kullanışlı kavram setleri önerdiğini düşünüyorum.

1960’larda popülerlik kazanmaya başlayan “Yeni Kurumsalcı İktisat”ın en önemli temsilcilerinden biri olan Acemoğlu’nun siyaset bilimci Robinson ile beraber yazdığı “Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri”, “Ulusların Düşüşü” ve “Dar Koridor” kitapları uzun süredir akademik dünyada tartışılmaktadır. Kurumsalcı iktisadın temel tezi ekonomiye bakarken sadece iktisadi gelişmelere değil, iktisadi gelişmeleri de içine alacak şekilde kurumsal yapılara bakılmasının zorunlu olduğudur. Bu üç kitap da demokrasi, özgürlük, yoksulluk, kalkınma, eşitsizlik gibi kavramlara bu perspektiften bakmaya çalışmaktadır.

Bugün “Ulusların Düşüşü” kitabındaki temel önermelere odaklanmaya çalışacağım. Öncelikle bu çalışmanın çok sayıda yöntemsel eleştiri aldığını belirterek başlamak isterim. Eleştirilerden en önemlisi, kitabın temel tezini ispatlamak için seçilen örneklerin bu tezi destekleyecek olanlardan seçilmesi ve tezlerini doğrulamayacak örneklerin ise göz ardı edilmesidir. Ayrıca yazarların batı-merkezci bir anlayışa sahip oldukları da başka bir eleştiri noktasıdır. Bu şerhleri düştükten sonra devam edebiliriz.

Acemoğlu ve Robinson, “Ulusların Düşüşü”nde neden bazı toplumların zengin ve gelişmiş, bazılarının ise fakir ve geri kalmış olduğu sorusunun peşine düşerler ve bu soruya verdikleri cevabın merkezine kurumları yerleştirirler. Kurumları “sömürücü” ve “kapsayıcı” olarak ikiye ayıran yazarlar kapsayıcı kurumları bulunan politik entitelerin daha gelişmiş ve zengin olduğunu belirtirler. “Sömürücü” kurumları bulunan toplumlarda ise bir grup elitin elinde toplanan iktisadi ve politik güç ile toplumun geri kalanının kaynakları sömürülmektedir. Ve bu bir grup elitin bekası için toplumsal ve siyasal bütün kurumlar dönüştürülmekte, daha doğrusunu söylemek gerekirse harap edilmektedir. Bu süreç toplumun geniş kesimleri için eşitsizlik ve yoksulluk üretmektedir.

Ülkemizdeki sistemin kapsayıcı politik ve ekonomik kurumlara sahip olmadığı çok açık. Özerk bir kurum olması gereken Merkez Bankası’nın sürekli politik müdahalelere uğraması, para politikasının güncel siyasetin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, muhaliflere yönelik baskılar, üniversitelere yapılan müdahaleler, liyakatsiz atamalar, hukukun iktidar politikalarına bağımlı bir aparata dönüşümü, politik ve ekonomik gücün tek elde toplanması örneklerinden de görebildiğimiz üzere ülkemizde “sömürücü” yapıların kurumsallaşması süreci yaşanıyor.

Bu bağlamıyla ülkemizde yaşanan ekonomik krizin sadece iktisadi önlemlerle geçiştirilemeyecek kadar derin bir kriz olduğu ortadadır. Krizden çıkış için öncelikle iktisadi gelişmenin önünü tıkayan “sömürücü” kurumsal yapılar yıpratılmalı ve kapsayıcı kurumsal yapıların kurulmasının mücadelesi verilmelidir. Bu mücadele salt iktisadi değil aynı zamanda toplumsal problemleri de içerek şekilde politik olmalıdır.