Ondört yıldan beri Ukrayna’da gazetecilik yapan, bütün Doğu Avrupa’yı takip eden biri olarak, bölge gündemini Gazete Yenigün sütunlarında, Egeli hemşehrilerimle paylaşacak olmak, büyük bir mutluluk. Rusya, Ukrayna ve diğer Doğu Avrupa ve eski Sovyet ülkelerinde neler olup bittiğini, on beşgünde bir, buradan aktarmaya ve gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağım.

İçinde bulunduğumuz 2021 yılı, Sovyetler Birliği’nin dağılışının otuzuncu yıldönümü. 1991 yılının Aralık ayında Sovyetler Birliği, dağılarak, yerini onbeş ülkeye bıraktı. Dünyanın iki süper gücünden biri olan Sovyetler Birliği, birkaç ay içinde dağılıverdi. Bu dağılma, Sovyetler Birliği’nde yaşayan halkların mücadelesinin sonucu değil, Sovyet yöneticilerinin kendi iç çekişmelerinin bir sonucuydu. Sonuçta, bağımsızlık için önceden beri mücadele eden üç Baltık ülkesini (Estonya, Letonya ve Litvanya) saymazsak, Sovyet Cumhuriyetlerinin pek çoğu, kendilerini ortada buluverdiler. 1990’lı yıllar, tesadüfen elde edilen bağımsızlığın sağlamlaştırılması ve izlenecek güzergahın belirlenmesi çabalarıyla geçti. Aradan geçen sürede, bu ülkelerden bazıları güçlü birer devlet teşkilatı kurdu, bazıları, kuramadı.

Rusya, Sovyetler Birliği’ni oluşturan onbeş kurucu cumhuriyetten biriydi. Rusya’nın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Boris Yeltsin oturmuş ve Yeltsin, Sovyetler Birliği’nin lideri Mihail Gorbaçov’u devreden çıkarmak için, diğer kurucu cumhuriyet liderlerini toplayıp Sovyetler Birliği’ni yıkma yoluna gitmişti. Sovyetler’in yerine yeni bir yapı kurmaya çalışıyordu; bu ülkeleri Sovyet yönetimi dışında bir yapının bir arada tutamayacağını anladığındaysa, geç kalmıştı. Yeltsin ve arkadaşları, komünist düzeni yıkınca Batı’yla aralarının iyi olacağını, ABD’nin Rusya’ya her türlü yardımı yapacağını sanıyordu. Oysa ki ABD, Doğu Avrupa’da genişlemekten ve Rusya’yı kuşatmaktan vazgeçmedi. Ruslarsa, düzenini beğenseler de beğenmeseler de, yıkılan Sovyetler Birliği’nin aslında kendi imparatorlukları olduğunu anladılar. Sovyetler Birliği’nin son zamanlarında pek çok Rus, “diğer cumhuriyetleri beslemeye son verelim” diyerek, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına destek vermişti. Sovyetler’in yıkılmasının, Rusya’yı üçüncü dünya ülkesi durumuna düşürdüğü, 1990’lı yıllarda görüldü (bugün Rusya’da Sovyetler Birliği’ne özlem duyanların artması, komünizm özleminden çok, imparatorluğa duyulan özlemle ilgilidir. Diğer eski Sovyet ülkelerindeyse, zaman geçtikçe, bağımsızlığı savunanların sayısı artıyor).

1990’lı yılların çalkantıları sonucunda Rusya yönetimine, Rusya’nın ya imparatorluk olarak var olacağı, ya da hiç var olamayacağı anlayışı egemen oldu. Böylelikle Rusya, eski Sovyet coğrafyasında ABD’yle güç mücadelesine girişti. Güç mücadelesinin en kızıştığı yerler arasında, Doğu Avrupa geliyor. Rusya’nın batısındaki Belarus, Ukrayna ve Moldova, ABD ile Rusya arasındaki güç mücadelesinin en yoğun yaşandığı ülkeler. Rusya ile ABD, bu ülkeleri kendilerinin etki alanına almak için mücadele ediyor. Bu ülkelerde son yıllarda gördüğümüz siyasi çalkantılar, tamamen olmasa bile, büyük ölçüde, ABD ile Rusya arasındaki bu güç mücadelesinin bir parçası.

Doğu Avrupa’da Rusya’yla ABD arasındaki bu güç mücadelesi, aslında hiç de bize uzak bir konu değil. Bölgede gerginliğin artması demek, Karadeniz havzasında gerginliğin artması demek. Karadeniz havzasında gerginliğin artması da, Boğazlar konusunda Türkiye’ye baskının artması demek. Zira, ABD, Türkiye’den Boğazlar’dan savaş gemilerinin geçmesini talep ediyor. Türk Boğazları’nın yolgeçen hanına dönmesi, Türkiye’nin kesinlikle isteyebileceği bir durum değil. Öte yandan, Karadeniz’de Rusya’nın aşırı derecede güçlenerek Karadenizin bir Rus gölü olması da, Türkiye’nin arzu edebileceği bir durum değil. Her durumda, Türkiye’nin bu bölgedeki gelişmeleri dikkatle takip etmesi gerekiyor. Ben de bu gelişmeleri, onbeşgünde bir, elimden geldiğince, sizlerle paylaşacağım.